Java 14 Yeni Özellikler

Java 14 versiyonu 17 Mart’ta yayınlanacak. Peki bu versiyon içerisinde bizi ne bekliyor

  • Gelişmiş Switch ifadeleri. Bunlar aslın 12, 13’de gösterilmişti Java 14 bunu tamamen destekler hale getirildi.
  • Text blocklarının daha düzgün şekilde yazılabilmesi.
  • instanceof ile pattern matching yapabilme özelliği
  • NullPointerException’ların daha yardımcı hale getirilmesi.

Switch İfadeleri

Amaçlanan daha kolay bir yazımdı ve artık switch ifadeleri şu şekilde yazılabilir oldu:

Text blokları artık daha temiz bir şekilde yazılabilir. Aslında bu python’da vardı artık Java’ya da geldi.

Şeklinde yazılan bir String artık:

Şeklinde yazılabilir. Çoklu satır yazarken kullandığımız + işaretine de gerek kalmayacak böylece. Artık

Şeklinde yazabiliriz.

Instanceof için Pattern Matching:

Normalde yukarıdaki gibi yapılan bir kontrol artık:

Beni en heyecanlandıran yenilik ise Record yapısının gelmesi. Aslında bu da diğer dillerde çokça kullanılan bir özellik. Bu kullanım ile get,set, toString(), hashCode() ve equals() yazmaya gerek kalmayacaktır.
Şu şekilde örnek verecek olursak mesela:

şeklinde bir sınıf yazmak yerine sadece:

Yazmak yeterli olacaktır. Çok temiz entity sınıfları olacak böylece. Tabi bu entity sınıfları olacak böylece. Daha yardımcı NullPointerExceptionlar NullPointerException tüm java programcıları için baş belası. Mimariye göre objenin alt alanlarına erişim arttıkça bunun olma ihtimali de artmakta. Şu anda alınan bir problem şu şekilde gösterilmekte. Örneğin:

ile City’nin ismini alacak olalım.
Şu anda alacağımız hata:

Java 14 sonrasında ise:

Gördüğünüz gibi artık nerede NullPointerException alındığı yazıyor.

Japonya – Lafcadio Hearn

Japonya günümüzün dünyasına parmak ile gösterilen ve gelişmesi en cana yakın gelen ülke durumunda. İngiltere, Almanya gibi büyük güçler bulundukları durumlara savaş veya başkalarının canlarını yakarak gelmişlerdir. Bundan dolayı Japonya’nın nasıl oldu da bu kadar kısa sürede hızlı bir şekilde büyüdüğünü incelemek istedim. Kitabın yazarı Japonya’ya 1890’da yani Şogunluk dönemi bittikten 20 yıl sonra yerleşmiştir. Bu dönem bu günkü gördüğümüz Japonya’dan dünyalar kadar uzak bir dönemdir. Kitap çok güzel bilgiler vermektedir. Genel olarak Japon propagandası yaptığını söyleyebiliriz. Bu bilgiler dahilinde bu günkü halkın neden bu kadar nazik olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Japon halkı genel olarak dinsiz gibi adledilmektedir. Bu kitaptan da anlaşılacağı gibi aslında din çok farklı şeyler ifade eder. Japonlar için din atalarının ruhlarına karşı nazik olmaktır. Buna atalar kültürü de denebilir. Ataları sanki günlük hayatta yaşıyorlarmış gibi davranırlar. Onlar için odaları vardır. Onları arada ziyaret ederler. Genel olarak günlük işlerinde de onları üzmemeye dikkat ederler. Bu genel anlamda Şintoizm’in başlıca önem verdiği noktalardandır. Bunun nedeni insanların ataları öldüğünde nereye gittiğini tasavvur edemediklerinden dolayıdır. Bundan dolayı hala yaşıyorlarmış gibi davranılmıştır. Daha sonraları Çinliler tarafından Budizm getirilmiştir. Bu din her ne kadar atalar kültürüne sıcak bakmasa da Şintoizm ile iyi geçinebilmek için bunu kabullenmiştir. Budizm Japonya’ya çok yenilik getirmiştir. Okuma öğrenme çoğunlukla Budizm kültüründen dolayı olmuştur. Cennet, Cehennem Budizm döneminde anlamlandırılmıştır. Keza Budist tapınaklarındaki cennet cehennem tasvirleri o ana kadar kimsenin düşünemediği olaylardı. Bundan dolayı Japonya’ya bu dinin artı etkisi olmuştur. Şindoizm ayrıca Budizm’in tanrılarını da sahiplenmiştir. Budizm’de bu şekilde ortak tanrılara inanır olmuşlardır. Japonların tanrıları genelde aile büyükleridir. Hatta bazı tanrıların Çin veya Kore ataları olduğundan bahsedilir. Japonya’ya gelen yabancıların inandığı tanrılara bir zaman sonra yerel halk da inanmaya başlamıştır. Dinlerden konuşuyorsak eğer Hristiyanlıktan da bahsetmeliyiz. Elbette bu dinin de temsilcileri geldi Japonya’ya fakat bunlar hep iyilik getirmediler. Gruplanmayı artırıp ata kültürüne aykırı işler yapmaya, diğer insanları kötülemeye ve kutuplaşmaya neden oldular. Sonraları bu Japonya’nın başına çok dert açtı. Japonya halkını bile yurtdışına göndermeye çekinir oldu. Hristiyan olup geri döndüklerinde insanların dinlerini değiştirebilecekleri düşünüldü. Bundan dolayı mesela Güney Kore’de büyük bir Hristiyan topluluğu vardır.

Büyüklere hürmetin çok büyük olduğu din meselesinden anlaşılıyor aslında. Bunun haricinde bir de en büyüğe olan hürmeti yani Cennetin oğluna. İmparator Japonya’da çok sevilen ve hürmet edilen bir kişidir. Kendisine has hitap şekilleri geliştirilmiştir. Sadece onunla konuşurken kullanılacak kelimeleri vardır. Bu kitap her ne kadar İkinci Dünya Savaşından önce yazılmış olsa da çoğu Japon’un halkı ve İmparator için canını feda edeceği izlenimini ediniyorsunuz. Japonlar eskiden oldukça fakir bir halktı, ama hiç bir zaman kendilerini güçsüz, zayıf hissetmediler. Yüzlerinde hep bir gülümseme ve birbirlerine sayfı vardı. Tüm işlerde ahlaklı olmak normal ahlaksızlık hiç düşünülmeyen bir meseleydi. Keza şimdi de öyle diyebiliriz. Halkın birbirine güveni çok fazla, birbirlerini kandırmayacaklarına inançları çok yüksek. Örnek verecek olursak. Bir teğmenin maaşının %60’ı sadece kiraya gidiyormuş. Fakat herkes teğmen olmak için uğraşıyormuş. Gerçi şu anda Türkiye’de pek farklı değil.

Kültürel bakımdan eksik bulunabilecek nokta kadın haklarıdır. Kadınlar hep ikinci plandadır. Hata şöyle bir ata sözü vardır. “Kadının üç dünyada da evi olmaz” diye. Kadınlar genel anlamda ailelerine bağlıdır. Evlendikten sonra evlendikleri kişinin atalarına taparlar. Bu olgudan dolayı evlat edinme kültürü biraz daha gelişmiştir. Örneğin evin erkek oğlu yoksa en büyük kızın kocası evlat gibi davranılırdı. Bu da zor bir olay aslında.

Kitapta en ilgimi çeken olaylardan biri 1300’lü yıllarda İmparatorluğun neredeyse ikiye ayrılacak olması. İmparator Go-Daigo Aşikaga Şogun tarafından ihanete uğrar bu ihanet sonucunda Aşikaga yeni İmparatoru Go-Daigo’nun soyundan değil imparatorluk ailesinden başka birisinden olmasını ister. Bundan dolayı kuzey-güney arasında 50-60 sene boyunca kamplaşma olur. En sonunda Aşikaga’nın desteklediği taraf daha ağır basar ve Güney(Go-daigo) tarafı imparatorluktan emekli edilir.

Yine diğer bir olay imparator Hideyoşi’nin Koreyi almak istemesidir. Fakat başarılı olamaz ama orada öldürdüğü 30000 Korelinin kulaklarını Daibutsu mabedinin önüne gömer. Sonrasında zatne meşur Edo dönemi başlar. Bu dönem Japonya’yı tamamen değiştiren bir dönemdir. Bunun ile daha fazla bilgiyi de bu kitapta bulabilirsiniz.

Sürekli bilgi yağmuruna tutulduğunuz bu kitap Oğuz Adanır tarafından Fransızca aslından çevirilmiştir. Çeviriyi çok beğendim. Kitap sonrasında başka çevirileri ve kitaplarının olduğunu da öğrendim. En yakın zamanda onları da okumak istiyorum.

Kumların Kadını – Kobo Abe

Daha önce Kobo Abe’nin hiç bir kitabını okumamıştım. Bu kitabı en meşur olanı. Kitap bir öğretmenin nasıl hapsolduğunu ve bu hapisliğinin en sonunda nasıl hapisliğinin devamını istediğini anlatmakta. Abe farklı bir dünya kurguluyor ve bu dünyada insanlar sürekli çalışmak ve çok az ile yetinmek zorunda kalıyor. Bir çeşit hapis hayatı. Kahramanımız bu hapse bir türlü çekiliyor ve ne kadar çıkmaya çalışsa da sonunda hiç bir etkinlik gösteremiyor. Fakat zamanla olaylara bakışı değişiyor. Bulunduğu yeri güzelleştirmeye çalışıyor ve daha sonra her insanın düşeceği bir ikileme düşüyor. Unutulduğu ve etki edemeyeceği bir dünya mı yoksa etkisinin bariz olduğu ve başkalarını da etkileyebileceği bir hapis mi?

Prens – Machiavelli

Machiavelli bu kitabı 1513 yılında tamamlamış. Kitaptaki amaç bir prens nasıl olmalıdır sorusuna cevap vermek. Kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Hiç bir sayfasında burası çok da önemli değil diyemiyorsunuz. Her sayfasında size bir bilgi günümüze bir ışık tutabiliyor. Bazı yerlerde yanıldığını söyleyebilirim. Örneğin bir yerde aksiyon almanın devletler için her zaman aksiyon almamaktan iyi olacağını söylemiştir. Fakat yine de çoğu bölümde öyle tespitler yapmış ki beni hayretler içerisinde bıraktı. Bunlara birkaç örnek verecek olursak: Bir yeri fetheden prensin orayı silahsızlandırması ve daha kadınsılaştırması gerektiğini, silahların sadece eski devletindeki kişilerde olması gerektiğinden bahsetmiştir. Şu anda Japonya’da olan tam olarak bu diyebiliriz. Şöyle bir çıkarımı daha bulunmaktadır: “Önceki devletten hoşnut olan, bu yüzden de ona düşman olan kişilerin dostluğunu kazanması, önceki devletten hoşnut olmadıkları için onunla dost olan ve devleti işgal etmesine destek veren kişilerin dostluğunu kazanmasından çok daha kolaydır”. Bu oldukça derin bir analizdir. Acaba Osmanlı İstanbul’u aldığından böyle bir problem ile karşılaştı mı?. Bir diğer uyarı ise günümüz Türkiye’sine dair. Suriyenin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu ile birlikte operasyon yapmaktayız. Bunun doğru olmadığını, çünkü bu insanları kontrol etmek daha zor olacaktır.

Kitabı okumanızı öneririm.

Frankestein – Mary Shelley

Frankestein ailesi Cenevre civarında yaşamaktadır. Bu ailenin bir ferdi olan Victor yeni bir canlı yaratmak için çok uğraşır. Bir yolunu bulur ve en sonunda aslında herkesin Frankestein olarak bildiği canlıyı yaratır. Bir yolunu bulur ve bir canavar yaratır. Sonrasında buna bakmaya bile iğrenir. En sonunda kapısını açar ve canavarın dışarı çıkmasına olanak tanır. Gel zaman git zaman ailesinden bir haber alır, artık Genevreye geri gelmesini istmeektediler. Geri döndüğünde ise evde bir matem havası vardır. Evin en küçük çocuğu William kaybolmuştu. Bir süre aradılar ve bir gün sonra cansız bedenine ulaştılar. Hemen sonrasında kimin yaptığını da öğrendiler. Evin hizmetlisinin üzerinden dün Victor’un bir yakını olan Elizabeth’in William’a verdiği madalyon çıkmıştır. Kız ne kadar ben yapmadım dediyse de başka biri şüpheli olarak görülmediğinden tüm şüpheler ona kaldı ve çok yakın bir zamanda da idam edildi. Fakat ne Victor ne de Elizabeth buna inanmıyorlardı. Bu hizmetli ile çok uzun zamandır çalışmışlardı ve kendisini hep çok iyi birisi olarak görmüşlerdi. İdamdan bir gün önce hapishaneye kızı görmeye gittiler. Kız yine de yapmadığını tekrarladı ve onlardan af diledi. Tabi Frankestein ailesinin yapabileceği birşey yoktu.

Sonrasında Victor bunun nedenini öğrenmeye çalıştı en sonunda kendi yarattığı canavarın çocuğu öldürdüğünü öğrendi.

Canavarın hayatındaki gelişmeler ise şöyleydi; Canar evden ayrıldıktan sonra nereye gideceğini bilememişti. Çok büyük bir bunalımla karşı karşıyaydı. Bir süre birilerine yardım etmeye çalıştıysa da sürekli yanlış anlaşılmış ve her zaman kovalanmıştı. Bu kovalamaların sonunda kendisine kalabileceği bir yer buldu. Burası bir eve bitişik, kapalı bir yerdi. Kendince bir kapı yapmış ve sadece geceleri dışarı çıkacak şekilde yaşamaya başlamıştı. Gün içinde içerideki Yaşlı adamın, genç çocuğun ve kızın yaşamlarını izliyordu. Bu o kadar hoşuna gitti ki tüm insani duyguları burada öğrendi diyebiliriz. Okumayı da burada öğrendi. İhtiyarın kör olduğunu anlayınca tüm hazırlıklarını yapıp karşısına dikildi. İhtiyara hayatıyla alakalı sorular sormaya insanların neden kendisini beğenmediğini anlatmaya çalıştı. Tam canavar kılıklı olduğunu söyleyecekken ihtiyarın genç torunu geldi ve dedesinden ayrılmasını söyledi, tabi bu korkuyla Frankestein hemen oradan ayrıldı. Ertesi gün olduğunda aile korkudan orada duramamış ve ayrılmıştı. Canavar onu bu dünyaya getiren yaratıcısına çok kızgındı ve bu kızgınlığını gidip yaratıcısının kardeşinden aldı.

Victor ile Canavarın karşılaşmaları William’ın ölümünden sonra Victor’un histeri ataklarının olduğu döneme denk geldi. Victor sürekli yarattığı canavarı aradı ve en sonunda onu çok soğuk bir yerde buldu. Canavar hikayesini anlattı ve haklılık vurgusu yaptı. Tabi Victor hala kızgındı bir açık bulsa hemen öldürmeyi düşünüyordu fakat canavar da oldukça güçlüydü bundan da korkuyordu. Canvar Victor’dan kendisine bir eş yaratmasını istedi. Böylece eşi ile İnsanların olmadığı bir yerde yaşacaktı. Victor en sonunda emin olmadığını söyleyerek olayı kapattı. Sonra düşününce bunun fena bir fikir olmadığına karar verdi. Bunu Cenevre’de babasının yanında yapamazdı. Bundan dolayı İngiltereye gitmeye karar verdi. İngiltereye tek başına göndermediler ve yanında birisi ile birlikte göndermek istediler. O da tamam demek durumunda kaldı. İngiltereye gittiklerinde arkadaşı Hindistan üzerine bilgi edinmeye çalıştığından onun ile anlaşma yaptılar. Herkes bir süreliğine kendi yoluna gitti. Sonrasında Victor canavarı yapmamaya bu dünyaya ikinci bir canavar getirmemeye karar verdi. Bundan dolayı hemen ordan ayrılmak istedi. Fakat o an canvarı gördü ve canavar bunu yanına koymayacağını ve Victor’un evleneceği gece oraya geleceğini söyledi. Sonrasında Victor kovaladı en sonunda bir kayıkta buldu kendini sonra orada uyuya kaldı ve en sonunda bir yerlerde kenara yanaşabildi. Burada hiç iyi karşılanmadı. En sonunda birlikte buraya geldiği arkadaşının da öldürüldüğünü öğrendi. Öldüren bu tekne ile geldiğinden suç Victor’un üzerine kaldı. Bir süre uğraştı bu suçu üzerinden atabilmek için ama atabildi. Sonrasında yine Genevre’ye geri döndü. Elizabeth ile evleneceği güne az kalmıştı. Artık beklemekten başka bir şey yapamazdı. Sonrasında evlenceği gün canavar Elizabeth’i de öldürdü. Sonrasında Victor tüm dünyayı canavarın peşinden dolaştı. En sonunda onu bulur gibi oldu fakat yine elinden kaçırdı çok yorulmuştu. Bir gemide öldü. Canavar gemiye geldi ve artık kimse ile işi olmadığını ve daha insanların dünyasına gelmeyeceğini bildiridi.

Bence hikaye fena değil, oldukça akıcı fakat daha derinlemesine tesbitler beklerdim. Böyle bir konuda çok da fazla bir felsefi konulara değinilmemiş. Yine de yazarın 1800’lü yıllarda böyle böyle bir kitap yazabilmesi oldukça etkileyici. Okumanızı öneririm.

Cehennem – Eileen Myles

Açıkçası kitaptan beklentim yüksekti. İyi bir şairmiş. Fakat iyi bir roman yazamamış bence. Çeviriden de kaynaklanabilir diye düşünüyorum çok kopuk bir hikayesi var. Bir kızın hayat evreleri arasındaki gitgeli anlatıyor. Fakat normal bir paragrafta başka bir yere atıf yapıyor ve orası boşluk. Bir türlü ne olayın etrafına ne de içerisine kendimi koyabildim. Bundan dolayı yarıda bıraktım.

İyilik Güzellik – Ece Temelkuran

Ece Temelkuran’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitap dergilerde yazdığı makalelerden oluşuyor. Genel olarak Ece Temelkuran’ın nasıl bir kişilik olduğunu çıkarabiliyorsunuz. Özellikle “Şahsi bir mesele. Ne yaptı sana bu devlet?” yazısını çok beğendim. Devlet neden bireye indirgenip kızılır güzel açıklamış. Bazı yerlerde devletin üzerine fazla gittiğini, olur olmaz bazı şeyler için devleti suçladığını düşünsemde bence okunması gereken bir kitap. Ayrıca bu şekilde dergilere yazılmış makalelerin toplandığı bir kitabı okumayı sevebildiğimi öğrendim.

Hippi – Paulo Coelho

Paulo Coelho’nun daha önceden çok kitabını okumama rağmen bir süredir okumamıştım. Bu kitabo da eşim hediye etti. Bu aralar eşimin hediyelerinden gidiyorum.

Bu romanda olay sizin de tahmin edebileceğiniz gibi hippi kültürü üzerine. Hikaye Komunizmin dünyayı kasıp kavurduğu vakitlerde geçiyor. Paulo Brezilyalı bir genç ve Yugoslavyalı bir kadın kız arkadaşı var. Bu arkaşı kendisinden ne kadar büyük olsa da Paulo onu gibi deli gibi sevimektedir. Maçu Piçu’ya gitmeye çalışmaktayken polis bunları hapise atar, çünkü uyuşturucu kaçakçısı olduğunu düşünmektedirler. Bir süre sonra polis Paulo ve kız arkadaşını serbest bıraktı. Sonrasında da kız Paulo’dan ayrıldı. Paulo avrupaya gömeye çalışırken Amsterdam’da Karla ile tanıştı. Karla ise kendini bulmaya çalışan bir kız. Bunun için de Nepal Katmandu’ya gitmek istiyor. Fakat yanında birisi ile gitmek istediğinden dolayı hemen gördüğü ilk yabancı ve hippi kılıklı adama yani Paulo’ya yamandı. Paulo’da anlamasa da kızla birlikte gitmeye karar verdi.  Yollarda başkaları da bu otobüse katıldı. Otobüs bazen problemler ile karşılaştı ve en sonunda İstanbul’a geldiler. Burada Paulo sufizm’e ilgi duydu. Bundan dolayı Karla’dan ayrıldı. Bir sene İstanbulda kaldı.

Bu anlattığım hikayedeki Paulo gerçek Paulo Coelho.

Hikayenin geneli böyle basit bir hikaye üzerine kurulu, bazı anlarda hüzünlensem de genel olarak çok beğendiğimi söyleyemem. Beni üzerine düşündüremedi.

Olağanüstü bir gece – Stefan Sweig

Canistan sonrasında yine bir çeviri kitap okumak istedim. Bu kitap da eşimin hediyesi. Kitabın kahramani Baron Frederich Michel. Bir gecede insan hayatının nasıl değişebileceği üzerine yazılmış bir kitap. Baron zengin olması ve rütbesi nedeniyle hep yüksek sosyete ile haşır neşir olmuş birisidir. Fakat 36 yaşlarında iken bundan aşırı derecede sıkılır ve hayatının ne kadar anlamsız olduğunu fark eder. Çalışmasına gerek yoktur, para ile derdi yoktur. Bu anlamsızlığı yenebilmek için her gün olduğu gibi o gün de dışarı çıkar ve hipodroma gitme isteği duyar. Hipodromda oturur ve insanları seyrederken arkadan tüm canlılığıyla bir kadın güler, eğlenir ve etrafa neşe saçar. İçten içe kadını görmek ister Baron fakat bunu yapmaktan da çekinir. Dayanamaz ve bir süre sonra yerinden kalkıp kadını görür ve kadınla göz göze gelirler. İlişkilerinde en fazla bu anı sever. Kadın da arada bir onu yoklar. Sonrasında koltukların aşağısından şişmanca bir adam kadını çağırır. Baron’un tüm heyecanı kaçmıştır. Böyle bir kadına kur yapmak içinden gelmez. Fakat kadın öyle bir bakar ve onu heyecanlandırır ki Baron dayanamaz ve kadının yanına gitmek ister. Fakat o hengamede ayakta durmak zor olduğundan birden kadının kocası ile çarpışırlar. Kadının kocasının kuponları yere düşer ve adam bir heyecanla hepsini toplamaya çalışır. Fakat Baron bir hınzırlık yapıp bir tanesinin üzerine basar adam ne kadar arasa da bulamaz. Sonrasında karı koca oradan ayrılırlar. Elinde kupon ile yarışı izlemeye başlar ve bilete 20 Kron çıkar. O an Baronun aklına hırsız olduğu fikri düşer ve inanılmaz derecede rahatsız olur. Gidip adama diyemez biletinizi çaldım diye, parayı harcayamaz da. Tekrar hipodroma girer ve birbirine tüyo veren insanları dinler. En kötü atı bulur ve tüm parayı ona basar ne de olsa kaybetmek istiyor. Sonrasında tekrar koltuğuna oturur. Ama şans bu ya yine kazanır. Bu defa 600 Kron sahibi olur. Bir süre sonra bu hırsızlığın kendisine üzüntü değil aslında bir hayat gayesi, neşe verdiğini anlar ve bu düşkünlükten zevk almaya başlar. Bundan dolayı başka düşkünlükleri de görmek ister. Şehir merkezine, basit insanların, fakir insanların olduğu yerlere gitmek ister. Gittiğinde bir festivale katılır ve ne kadar neşeli olduklarını düşünür. Bir masada mutlu bir grup vardır. İnsanlar her ne kadar birbirlerini tanımasalar da çok iyi bir şekilde anlaşabilmektedirler. Baron da masaya oturur, fakat herkes bir anda sessizleşir. Bunun üzerine Baron kalkar ve hayatt neyi olursa olsun insanların iyiliğine katkı sağlayamayacağına karar verir. Birşeyleri değiştireceğine olan inancı sona ermiştir. Tam eve dönmek üzereyken, en azından o geceyi de düşkünler gibi geçirmek ister. Bir zaman sonra orospular sokaklara iner ve bir tanesi Baron’a bakar. Baron o kadar sevinir ki birisinin kendisi ile ilgilendiğine ve kendisinin bir hayalet olmadığına hemen arkasından gider. Kız bunu ormanın derinlinlerine kadar peşinden sürükler. Sonrasında ise elini tutar, Baron bu anlar için hayatında hiç bir kadına bu kadar aşkla dokunmadığından bahseder. Kadına bir kaç kron verir. Sonrasında kadının pezevenkleri gelir. Bunlar Baron’dan para koparmak için onu bekçilere teslim etmek ile tehdit ederler. Baron da zaten batmıştır batacağı kadar. Sokağın başındaki bekçiye yaklaştıklarında adamlar korkarlar. Fakat Baron daha derinlemesine batmak istemektedir. Adamlara ağlamaklı bir sesle lütfen beni daha iler göndermeyin, eğer benim böyle birşey yaptığım öğrenilirse intihar ederim lütfen şu 100 kron’u alın der. Adamlar anlayamazlar, halbuki istese hiç birşey vermeden gidebilir. Fakat baron en sonunda 200 Kron vererek onlara teşekkür edip ayrılır. Herkes mutludur. Bu mutluluğu, insanları mutlu edebilme olasılığını çok sever Baron, o gün her gittiği yere çokça para verir ve 600 Kron’u insanlara dağıtarak bitirir. Hatta baloncunun balonlarını alıp havaya bırakmışlığı da vardır.

 

Güzel bir kitap. Her sayfasında farklı duygular bırakıyor.

Canistan – Yusuf Atılgan

Bu kitap eşimin hediyesi. Bir günde bitebilecek kısa bir hikaye. Tolstoy’un bir hikayesini okuduktan sonra bunu okumak bana çok da birşey katmadı açıkçası. Betimlemeler, hikaye biraz sönük kalıyor.

Hikaye üç bölümden oluşuyor. Selim’in eşkiya olduğu bölüm ile başlıyor. Sonrasında çocukluğu ve en son ölümünden bahsediliyor. Selim’in babası o küçükken ölmüş ve annesi de Osman Tokuç’un yanında ev işlerine bakan bir kadın olarak başlamıştır. Osman Tokuç zengin bir adam ve Ali diye oğlu var. Gel zaman git zaman Ali ve Selim çok iyi arkadaş olurlar. Selim biraz alıngan bir çocuk, 15 yaşlarındayken aralarında bir anlaşmazlık çıkar ve Selim evi terkeder, sonrasında başka bir yerde çalışmaya başlar. Orada da çiftlik sahibinin oğlunun burnuna yumruk indirir yine kaçar. 16-17 yaşlarına geldiğinde dul bir kadının yanında çalışmaya başlar. Sonra onun ile ilişkiye girer ve evlenirler. Bu evlilik bir süre sonra doğumda eşinin bebeğinin ölmesi ve sonrasında da eşinin ölmesiyle son bulur. Selim dayanamaz ve bir süre yerel askeri birliğe katılır. O zamanlar tam birinci dünya savaşı sıraları, Selim’i tekrar askere çağırırlar. Yolda kışlaya götürlürken arkadaşı ile birlikte trenden atlarlar ve 2 sene boyunca eşkıyalık ederek milletten para toplarlar. En son geldikleri ev ise Ali’nin evi. Tabi Selim Aliyi tanır fakat Ali ilk görüşte tanıyamamıştır. Selim kendini tanıtınca Ali çok sevinir. Fakat bu sevinç çok sürmez. Selim eskiden olan husumetlerinden mi yoksa gerçekten eşkıyalık yapma isteğinden mi bilinmez. Aliye çok acı çektirir, karnına kızmış yağ döker. Sonrasında evden ayrılınca ne yaptığının farkına varır. O gece ölmesi gerektiğini düşünür. Bunu da Yunan birliklerine saldırarak gerçekleştirir. 4 kişiyi öldürür ve iki de yaralı vardır. Tabi Selim de ölür, Ali de sabahına ölür. Fakat Selim’in haydutluk yapan arkadaşı bunları unutup sevdiği kadının yanına gider ve sevişirler. Burada yazar hayatta görüşlerin ne kadar değişken olabileceği, değerlerin insan yolunu ne kadar değiştireceğini göstermiştir.