İstanbul – Orhan Pamuk

Pamuk bu kitabında yine harikalar yaratmış. Benim en sevdiğim yazarlar içerisinde kesinlikle ilk üçe girer. İstanbul’u nasıl hatırladığı ve İstanbul’un Osmanlı çöktükten sonraki haline ışık tuttuğu bu kitabında, ilk aşkından annesiyle ilişkisine, arada kalmışlıklarına ait bilgiler mevcut. Kesinlikle okunması gereken bir kitap.

Colorless Tsukuru Tazaki And His Years Of Pilgrimage – Haruki Murakami

Bu kitabın İngilizce versiyonunu okudum. Japonca’dan çeviri olduğunu bildiğimden daha kolay kelime hazinesi gerektirme. Hikaye olarak da oldukça basit aslında. Basit bir film izlemek ile aynı hissi verdi. Herhangi bir çıkarım yapamayacağım.

Hikaye gençlik yıllarında renkler ile tanımladığı ve isminin bir bölümünde renk geçen arkadaşlarının nasıl ondan ayrıldığı ve bunun nasıl Tsukuru’nun hayatına etki ettiğinden bahsetmektedir.

Goriot Baba – Honoré de Balzac

Balzac’ın daha önce hiç bir kitabını okumadığımı itiraf etmeliyim. Bu kitabında bir babanın ne kadar rezilce çocuklarını sevebileceğini anlatmış.

Gorit gençliğinde çokça çalışarak zengin olmuş bir eriştecidir. Sonrasında iki kızı olur ve bunun akabinde eşi vefat eder. Kızlarını çok sever ve tüm yatırımını kızlarına yapar. Kızları evlendikten sonra da bu yatırımları yapmaya devam eder. Fakat damatları gittikçe Goriot’tan uzaklaşmaya başlar ve en nihayetinde de evlerinden postalarlar. Goriot bunlara aldırış etmez ve kızlarının her ihtiyaçlarında onların yanında olur. Kızları evliliklerinden gittikçe mutsuz olmaya başlarlar. Bu arada kötü bir otele yerleşmiştir. Yazar oteledeki kişileri oldukça kısa betimlemesine rağmen hikayede hepsinin bir görevi bulunmaktadır. Otel’e zengin olma hayalinde bir üniversite öğrencisi gelmiştir. Bu öğrenci de diğerleri gibi önceleri Gorit’u hor görse de kızları için gümüş eşyaları sattığını gördükten sonra bundan vazgeçmiştir. Goriot gerçekten de öyle bir baba ki kızları için canını verir. Günler geçer kızların bulunduğu çevreye bu üniversite öğrencisi de dahil olur. Fakat iyi bir kişilik çok çabuk değişme göstermediğinden olsa gerek kimse babaya saygı duymasa da o saygı duymaya devam etmiştir. Kızların küçük olanı bu genç ünivresite öğrencisini beğenir ve kocasından ayrılmaya karar verir. Bu iş Goriot’u sevindirir. Fakat sonrasında kızının aslında yalancı, kalpazan birisiyle evli olduğunu ve bu adamadan para çıkarmanın mümkün olmadığını anlayınca çok kederlenmiştir. Bu keder onu ölüme götürecektir. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi babanın cenazesini üniversite öğrencisi kendi cebinden ödemiştir. Cenazeye’de kimse gelmemiştir.

Romanda iki bölüm dikkatimi çekti. Bunlardan birincisi Goriot’un ölüm döşeğindeyken bir ara delirmesi, aslında bu akıllılık anı da diyebiliriz. Eğer kızları için para vermeseydi şimdi ikisinin de ayağından ayrılmayacağından bahseder ve genç öğrenciye evlenmemesini söyler. Fakat sonrasında genç o zaman kızınıza haber vermeyelim lanetlediğinize göre istemiyorsunuz diyince Goriot bunu yalanlar ve imkanı yok böyle birşey demediğini söyler. Bu durumda aklı başına gelmiş, veya delirmiş diyebiliriz.

İkincisi ise gencin mezarlıkta işini bitirdikten sonra söylediği sözdür. Sen nehrinin karşısındaki ışıltılara bakarak “Şimdi çık karşıma” demektedir. Ardından nişanlısının yanına akşam yemeğine gitmiştir. Burada her ne kadar zenginliğe, paraya ulaşmak için ahlaksız olmak gerektiğini ima etse de kişisel fikrim çoğu suçun Goriot’ta olduğudur. Bu da kendime kızmamı sağlıyor. Bu kadar kızlarının iyiliğini isteyen birisi olur da nasıl suçun çoğu onda olur. Olmuş işte.

Dar Koridor – Daron Acemoğlu ve James A. Robinson

Daron Acemoğlu daha önceden de okumak istediğim bir yazardı. Uluslarının düşüşü kitabını henüz okuyamadım. Bu kitabı eşim hediye ettiğinden dolayı ilk sıraya koydum diyebilirim. Biraz hanım köylülük bizde de var. Kitap beklediğim kadar ağır değil fakat uzun. Bazı bölümlerinde vay be etkisi yaratsa da çoğunlukla günümüz toplumunda biraz okuyan birisinin görebileceği konular üzerinde duruyor.

Dar koridor bir ülkenin gelişmiş sayılabilmesi için içinden geçmesi gereken bir koridordur. Kitapta bu koridorun genişliği içerisinde nasıl kalınacağı nasıl girileceği anlatılmış. Teori olarak gayet güzel. Bir koridor ile ülkenin durumunu gösterebileceğimizden bahsediyor. Ülkelerin gücünün neye denk geldiğini, halkın bu gücü nasıl kontrol etmesi gerektiğini veya etmezse ne olacağını söylüyor.

Gılgamış destanı ve Kızıl kraliçe olguları üzerinde duruyor ve çoğu bölümde bunlara atıfta bulunuyor. Devlet gerekliliği hakkında Hobbes şunu belirtmiştir; Herkesten korkmak yerine sadece bir leviathan’dan( devlet metaforu ) korkmak yeğdir. Yani aslında en önemli özelliklerinden birisi savaşı durdurmasıdır.

Kitap genelinde birşey yapmayan halkların sürekli bataklığa sürüklendiği açık şekilde görülüyor. Devletin ipleri sürekli halkın elinde olmalı ve halk girişken soru soran bir halk olmalıdır. Doğal olarak şöyle diyebiliriz. Eğer bir halkı soru sormaktan alıkoyarsanız aslında devlet bataklığa gidiyor demektir. Her ne kadar İnsan hakları bildirgesinde buna atıfta bulunulmuş olursa olsun. İnanların konuşması engellenemez denirse densin. Çoğu ülkede hala bu bir tabudur. Bu arada tabunun tarihini de kitapta bulabilirsiniz. Türkiye genelinde devlet aşırı derecede dokunulmaz olmuştur. Bunun ayınısın Çin’de veya İkinci dünya savaşı öncesi Nazi Almanya’sında görmek mümkündür. Nazi Almanya’sı da aslında bir tepki olarak doğdumuştur. Düzensizliğe tepki daha güçlü bir devlet isteğiniz, daha adil bir devlet isteğini oluşturmuştur. Fakat sonrasında insanları sessizleştirdi, sesini çıkaranlar yaftalandı ve kimse sesini çıkaramaz oldu. Hatta Luterci bir Papaz şöyle demişti. Önce sosyalistler için geldiler, bizim için gelmediklerinden ses etmedik. Sonra sendikalar için, sonra Yahudiler için geldiler. En son bizim için geldiklerinde etrafta ses edecek kimse kalmamıştı. Ses kalmayan yerde devlet istediğini acımasızca yapabilir. Çünkü o bir Leviathan’dır.

Devlet dokunulmazlığının azaltılması için Latin Amerika ülkeleri çok çalıştı. Fakat bazı ülkelerde halk birlikte bir konu hakkında konuşabilir fikir beyan edebilirken bazılarında edemedi. Bölge genelinde bir gelişme olmadı, yöneticiler iyi ise insanlar isteklerini bildirebildiler. Bunu bir hak değil üstten gelen bir lütuf olarak gördüler. Bundan dolayı da sonraları yine çamura battılar. Fakat bunu başarabilen bir ülk var. Bu ülke İsveç. İsveç’te devlet halktan kendisine sorular sormasını istemektedir. Buradaki en büyük problem zenginlerin iş verenlerin devleti etkileyebilecek olmasıdır. ABD gibi diğer ülkelerde bu çok normal hatta düzen bunun üzerine kuruludur. İsveçte ise bunun da önüne geçmek için sendikaları desteklemişlerdir. Böylece devlet ikisi arasında sadece bir başvuru merkezi bir düzenleyicidir. Zenginler devletten birşey istediklerinde devlet tamam sendikaları buna ikna ederseniz benim için sorun olmaz diyebilmektedir. Böylece ülkede her ne kadar bir ikilem varmış gibi görünse de gerçek demokrasi yaşanıyor denilebilir. Fakir çok fakir değil zengin ise çok zengin değildir. Kapitalizm’e uyan diğer ülkelere baktığınızda ise çalışana ne kadar değer verildiği görülmektedir. Hobbes aç insan köledir demektedir. Aynen bu şekilde çoğu ülkenin en alt sınıfı köleden biraz iyidir. Fakat en nihayetinde serbest bırakılan Afrikalı siyahi bir kölenin dediği ve korkutuğu gibi “Beni kesin birisi köle yapacak bundan dolayı yeni birisine köle olmaktansa eski sahibime köle olmayı tercih ederim. Ben özgürlüğü istemiyorum” demektedir. Umarım bir gün özgürlüğü istemeyen bir halk olmayız.

Kumların Kadını – Kobo Abe

Daha önce Kobo Abe’nin hiç bir kitabını okumamıştım. Bu kitabı en meşur olanı. Kitap bir öğretmenin nasıl hapsolduğunu ve bu hapisliğinin en sonunda nasıl hapisliğinin devamını istediğini anlatmakta. Abe farklı bir dünya kurguluyor ve bu dünyada insanlar sürekli çalışmak ve çok az ile yetinmek zorunda kalıyor. Bir çeşit hapis hayatı. Kahramanımız bu hapse bir türlü çekiliyor ve ne kadar çıkmaya çalışsa da sonunda hiç bir etkinlik gösteremiyor. Fakat zamanla olaylara bakışı değişiyor. Bulunduğu yeri güzelleştirmeye çalışıyor ve daha sonra her insanın düşeceği bir ikileme düşüyor. Unutulduğu ve etki edemeyeceği bir dünya mı yoksa etkisinin bariz olduğu ve başkalarını da etkileyebileceği bir hapis mi?

Prens – Machiavelli

Machiavelli bu kitabı 1513 yılında tamamlamış. Kitaptaki amaç bir prens nasıl olmalıdır sorusuna cevap vermek. Kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Hiç bir sayfasında burası çok da önemli değil diyemiyorsunuz. Her sayfasında size bir bilgi günümüze bir ışık tutabiliyor. Bazı yerlerde yanıldığını söyleyebilirim. Örneğin bir yerde aksiyon almanın devletler için her zaman aksiyon almamaktan iyi olacağını söylemiştir. Fakat yine de çoğu bölümde öyle tespitler yapmış ki beni hayretler içerisinde bıraktı. Bunlara birkaç örnek verecek olursak: Bir yeri fetheden prensin orayı silahsızlandırması ve daha kadınsılaştırması gerektiğini, silahların sadece eski devletindeki kişilerde olması gerektiğinden bahsetmiştir. Şu anda Japonya’da olan tam olarak bu diyebiliriz. Şöyle bir çıkarımı daha bulunmaktadır: “Önceki devletten hoşnut olan, bu yüzden de ona düşman olan kişilerin dostluğunu kazanması, önceki devletten hoşnut olmadıkları için onunla dost olan ve devleti işgal etmesine destek veren kişilerin dostluğunu kazanmasından çok daha kolaydır”. Bu oldukça derin bir analizdir. Acaba Osmanlı İstanbul’u aldığından böyle bir problem ile karşılaştı mı?. Bir diğer uyarı ise günümüz Türkiye’sine dair. Suriyenin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu ile birlikte operasyon yapmaktayız. Bunun doğru olmadığını, çünkü bu insanları kontrol etmek daha zor olacaktır.

Kitabı okumanızı öneririm.

Frankestein – Mary Shelley

Frankestein ailesi Cenevre civarında yaşamaktadır. Bu ailenin bir ferdi olan Victor yeni bir canlı yaratmak için çok uğraşır. Bir yolunu bulur ve en sonunda aslında herkesin Frankestein olarak bildiği canlıyı yaratır. Bir yolunu bulur ve bir canavar yaratır. Sonrasında buna bakmaya bile iğrenir. En sonunda kapısını açar ve canavarın dışarı çıkmasına olanak tanır. Gel zaman git zaman ailesinden bir haber alır, artık Genevreye geri gelmesini istmeektediler. Geri döndüğünde ise evde bir matem havası vardır. Evin en küçük çocuğu William kaybolmuştu. Bir süre aradılar ve bir gün sonra cansız bedenine ulaştılar. Hemen sonrasında kimin yaptığını da öğrendiler. Evin hizmetlisinin üzerinden dün Victor’un bir yakını olan Elizabeth’in William’a verdiği madalyon çıkmıştır. Kız ne kadar ben yapmadım dediyse de başka biri şüpheli olarak görülmediğinden tüm şüpheler ona kaldı ve çok yakın bir zamanda da idam edildi. Fakat ne Victor ne de Elizabeth buna inanmıyorlardı. Bu hizmetli ile çok uzun zamandır çalışmışlardı ve kendisini hep çok iyi birisi olarak görmüşlerdi. İdamdan bir gün önce hapishaneye kızı görmeye gittiler. Kız yine de yapmadığını tekrarladı ve onlardan af diledi. Tabi Frankestein ailesinin yapabileceği birşey yoktu.

Sonrasında Victor bunun nedenini öğrenmeye çalıştı en sonunda kendi yarattığı canavarın çocuğu öldürdüğünü öğrendi.

Canavarın hayatındaki gelişmeler ise şöyleydi; Canar evden ayrıldıktan sonra nereye gideceğini bilememişti. Çok büyük bir bunalımla karşı karşıyaydı. Bir süre birilerine yardım etmeye çalıştıysa da sürekli yanlış anlaşılmış ve her zaman kovalanmıştı. Bu kovalamaların sonunda kendisine kalabileceği bir yer buldu. Burası bir eve bitişik, kapalı bir yerdi. Kendince bir kapı yapmış ve sadece geceleri dışarı çıkacak şekilde yaşamaya başlamıştı. Gün içinde içerideki Yaşlı adamın, genç çocuğun ve kızın yaşamlarını izliyordu. Bu o kadar hoşuna gitti ki tüm insani duyguları burada öğrendi diyebiliriz. Okumayı da burada öğrendi. İhtiyarın kör olduğunu anlayınca tüm hazırlıklarını yapıp karşısına dikildi. İhtiyara hayatıyla alakalı sorular sormaya insanların neden kendisini beğenmediğini anlatmaya çalıştı. Tam canavar kılıklı olduğunu söyleyecekken ihtiyarın genç torunu geldi ve dedesinden ayrılmasını söyledi, tabi bu korkuyla Frankestein hemen oradan ayrıldı. Ertesi gün olduğunda aile korkudan orada duramamış ve ayrılmıştı. Canavar onu bu dünyaya getiren yaratıcısına çok kızgındı ve bu kızgınlığını gidip yaratıcısının kardeşinden aldı.

Victor ile Canavarın karşılaşmaları William’ın ölümünden sonra Victor’un histeri ataklarının olduğu döneme denk geldi. Victor sürekli yarattığı canavarı aradı ve en sonunda onu çok soğuk bir yerde buldu. Canavar hikayesini anlattı ve haklılık vurgusu yaptı. Tabi Victor hala kızgındı bir açık bulsa hemen öldürmeyi düşünüyordu fakat canavar da oldukça güçlüydü bundan da korkuyordu. Canvar Victor’dan kendisine bir eş yaratmasını istedi. Böylece eşi ile İnsanların olmadığı bir yerde yaşacaktı. Victor en sonunda emin olmadığını söyleyerek olayı kapattı. Sonra düşününce bunun fena bir fikir olmadığına karar verdi. Bunu Cenevre’de babasının yanında yapamazdı. Bundan dolayı İngiltereye gitmeye karar verdi. İngiltereye tek başına göndermediler ve yanında birisi ile birlikte göndermek istediler. O da tamam demek durumunda kaldı. İngiltereye gittiklerinde arkadaşı Hindistan üzerine bilgi edinmeye çalıştığından onun ile anlaşma yaptılar. Herkes bir süreliğine kendi yoluna gitti. Sonrasında Victor canavarı yapmamaya bu dünyaya ikinci bir canavar getirmemeye karar verdi. Bundan dolayı hemen ordan ayrılmak istedi. Fakat o an canvarı gördü ve canavar bunu yanına koymayacağını ve Victor’un evleneceği gece oraya geleceğini söyledi. Sonrasında Victor kovaladı en sonunda bir kayıkta buldu kendini sonra orada uyuya kaldı ve en sonunda bir yerlerde kenara yanaşabildi. Burada hiç iyi karşılanmadı. En sonunda birlikte buraya geldiği arkadaşının da öldürüldüğünü öğrendi. Öldüren bu tekne ile geldiğinden suç Victor’un üzerine kaldı. Bir süre uğraştı bu suçu üzerinden atabilmek için ama atabildi. Sonrasında yine Genevre’ye geri döndü. Elizabeth ile evleneceği güne az kalmıştı. Artık beklemekten başka bir şey yapamazdı. Sonrasında evlenceği gün canavar Elizabeth’i de öldürdü. Sonrasında Victor tüm dünyayı canavarın peşinden dolaştı. En sonunda onu bulur gibi oldu fakat yine elinden kaçırdı çok yorulmuştu. Bir gemide öldü. Canavar gemiye geldi ve artık kimse ile işi olmadığını ve daha insanların dünyasına gelmeyeceğini bildiridi.

Bence hikaye fena değil, oldukça akıcı fakat daha derinlemesine tesbitler beklerdim. Böyle bir konuda çok da fazla bir felsefi konulara değinilmemiş. Yine de yazarın 1800’lü yıllarda böyle böyle bir kitap yazabilmesi oldukça etkileyici. Okumanızı öneririm.

Cehennem – Eileen Myles

Açıkçası kitaptan beklentim yüksekti. İyi bir şairmiş. Fakat iyi bir roman yazamamış bence. Çeviriden de kaynaklanabilir diye düşünüyorum çok kopuk bir hikayesi var. Bir kızın hayat evreleri arasındaki gitgeli anlatıyor. Fakat normal bir paragrafta başka bir yere atıf yapıyor ve orası boşluk. Bir türlü ne olayın etrafına ne de içerisine kendimi koyabildim. Bundan dolayı yarıda bıraktım.

İyilik Güzellik – Ece Temelkuran

Ece Temelkuran’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitap dergilerde yazdığı makalelerden oluşuyor. Genel olarak Ece Temelkuran’ın nasıl bir kişilik olduğunu çıkarabiliyorsunuz. Özellikle “Şahsi bir mesele. Ne yaptı sana bu devlet?” yazısını çok beğendim. Devlet neden bireye indirgenip kızılır güzel açıklamış. Bazı yerlerde devletin üzerine fazla gittiğini, olur olmaz bazı şeyler için devleti suçladığını düşünsemde bence okunması gereken bir kitap. Ayrıca bu şekilde dergilere yazılmış makalelerin toplandığı bir kitabı okumayı sevebildiğimi öğrendim.

Hippi – Paulo Coelho

Paulo Coelho’nun daha önceden çok kitabını okumama rağmen bir süredir okumamıştım. Bu kitabo da eşim hediye etti. Bu aralar eşimin hediyelerinden gidiyorum.

Bu romanda olay sizin de tahmin edebileceğiniz gibi hippi kültürü üzerine. Hikaye Komunizmin dünyayı kasıp kavurduğu vakitlerde geçiyor. Paulo Brezilyalı bir genç ve Yugoslavyalı bir kadın kız arkadaşı var. Bu arkaşı kendisinden ne kadar büyük olsa da Paulo onu gibi deli gibi sevimektedir. Maçu Piçu’ya gitmeye çalışmaktayken polis bunları hapise atar, çünkü uyuşturucu kaçakçısı olduğunu düşünmektedirler. Bir süre sonra polis Paulo ve kız arkadaşını serbest bıraktı. Sonrasında da kız Paulo’dan ayrıldı. Paulo avrupaya gömeye çalışırken Amsterdam’da Karla ile tanıştı. Karla ise kendini bulmaya çalışan bir kız. Bunun için de Nepal Katmandu’ya gitmek istiyor. Fakat yanında birisi ile gitmek istediğinden dolayı hemen gördüğü ilk yabancı ve hippi kılıklı adama yani Paulo’ya yamandı. Paulo’da anlamasa da kızla birlikte gitmeye karar verdi.  Yollarda başkaları da bu otobüse katıldı. Otobüs bazen problemler ile karşılaştı ve en sonunda İstanbul’a geldiler. Burada Paulo sufizm’e ilgi duydu. Bundan dolayı Karla’dan ayrıldı. Bir sene İstanbulda kaldı.

Bu anlattığım hikayedeki Paulo gerçek Paulo Coelho.

Hikayenin geneli böyle basit bir hikaye üzerine kurulu, bazı anlarda hüzünlensem de genel olarak çok beğendiğimi söyleyemem. Beni üzerine düşündüremedi.