Prens – Machiavelli

Machiavelli bu kitabı 1513 yılında tamamlamış. Kitaptaki amaç bir prens nasıl olmalıdır sorusuna cevap vermek. Kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Hiç bir sayfasında burası çok da önemli değil diyemiyorsunuz. Her sayfasında size bir bilgi günümüze bir ışık tutabiliyor. Bazı yerlerde yanıldığını söyleyebilirim. Örneğin bir yerde aksiyon almanın devletler için her zaman aksiyon almamaktan iyi olacağını söylemiştir. Fakat yine de çoğu bölümde öyle tespitler yapmış ki beni hayretler içerisinde bıraktı. Bunlara birkaç örnek verecek olursak: Bir yeri fetheden prensin orayı silahsızlandırması ve daha kadınsılaştırması gerektiğini, silahların sadece eski devletindeki kişilerde olması gerektiğinden bahsetmiştir. Şu anda Japonya’da olan tam olarak bu diyebiliriz. Şöyle bir çıkarımı daha bulunmaktadır: “Önceki devletten hoşnut olan, bu yüzden de ona düşman olan kişilerin dostluğunu kazanması, önceki devletten hoşnut olmadıkları için onunla dost olan ve devleti işgal etmesine destek veren kişilerin dostluğunu kazanmasından çok daha kolaydır”. Bu oldukça derin bir analizdir. Acaba Osmanlı İstanbul’u aldığından böyle bir problem ile karşılaştı mı?. Bir diğer uyarı ise günümüz Türkiye’sine dair. Suriyenin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu ile birlikte operasyon yapmaktayız. Bunun doğru olmadığını, çünkü bu insanları kontrol etmek daha zor olacaktır.

Kitabı okumanızı öneririm.

Frankestein – Mary Shelley

Frankestein ailesi Cenevre civarında yaşamaktadır. Bu ailenin bir ferdi olan Victor yeni bir canlı yaratmak için çok uğraşır. Bir yolunu bulur ve en sonunda aslında herkesin Frankestein olarak bildiği canlıyı yaratır. Bir yolunu bulur ve bir canavar yaratır. Sonrasında buna bakmaya bile iğrenir. En sonunda kapısını açar ve canavarın dışarı çıkmasına olanak tanır. Gel zaman git zaman ailesinden bir haber alır, artık Genevreye geri gelmesini istmeektediler. Geri döndüğünde ise evde bir matem havası vardır. Evin en küçük çocuğu William kaybolmuştu. Bir süre aradılar ve bir gün sonra cansız bedenine ulaştılar. Hemen sonrasında kimin yaptığını da öğrendiler. Evin hizmetlisinin üzerinden dün Victor’un bir yakını olan Elizabeth’in William’a verdiği madalyon çıkmıştır. Kız ne kadar ben yapmadım dediyse de başka biri şüpheli olarak görülmediğinden tüm şüpheler ona kaldı ve çok yakın bir zamanda da idam edildi. Fakat ne Victor ne de Elizabeth buna inanmıyorlardı. Bu hizmetli ile çok uzun zamandır çalışmışlardı ve kendisini hep çok iyi birisi olarak görmüşlerdi. İdamdan bir gün önce hapishaneye kızı görmeye gittiler. Kız yine de yapmadığını tekrarladı ve onlardan af diledi. Tabi Frankestein ailesinin yapabileceği birşey yoktu.

Sonrasında Victor bunun nedenini öğrenmeye çalıştı en sonunda kendi yarattığı canavarın çocuğu öldürdüğünü öğrendi.

Canavarın hayatındaki gelişmeler ise şöyleydi; Canar evden ayrıldıktan sonra nereye gideceğini bilememişti. Çok büyük bir bunalımla karşı karşıyaydı. Bir süre birilerine yardım etmeye çalıştıysa da sürekli yanlış anlaşılmış ve her zaman kovalanmıştı. Bu kovalamaların sonunda kendisine kalabileceği bir yer buldu. Burası bir eve bitişik, kapalı bir yerdi. Kendince bir kapı yapmış ve sadece geceleri dışarı çıkacak şekilde yaşamaya başlamıştı. Gün içinde içerideki Yaşlı adamın, genç çocuğun ve kızın yaşamlarını izliyordu. Bu o kadar hoşuna gitti ki tüm insani duyguları burada öğrendi diyebiliriz. Okumayı da burada öğrendi. İhtiyarın kör olduğunu anlayınca tüm hazırlıklarını yapıp karşısına dikildi. İhtiyara hayatıyla alakalı sorular sormaya insanların neden kendisini beğenmediğini anlatmaya çalıştı. Tam canavar kılıklı olduğunu söyleyecekken ihtiyarın genç torunu geldi ve dedesinden ayrılmasını söyledi, tabi bu korkuyla Frankestein hemen oradan ayrıldı. Ertesi gün olduğunda aile korkudan orada duramamış ve ayrılmıştı. Canavar onu bu dünyaya getiren yaratıcısına çok kızgındı ve bu kızgınlığını gidip yaratıcısının kardeşinden aldı.

Victor ile Canavarın karşılaşmaları William’ın ölümünden sonra Victor’un histeri ataklarının olduğu döneme denk geldi. Victor sürekli yarattığı canavarı aradı ve en sonunda onu çok soğuk bir yerde buldu. Canavar hikayesini anlattı ve haklılık vurgusu yaptı. Tabi Victor hala kızgındı bir açık bulsa hemen öldürmeyi düşünüyordu fakat canavar da oldukça güçlüydü bundan da korkuyordu. Canvar Victor’dan kendisine bir eş yaratmasını istedi. Böylece eşi ile İnsanların olmadığı bir yerde yaşacaktı. Victor en sonunda emin olmadığını söyleyerek olayı kapattı. Sonra düşününce bunun fena bir fikir olmadığına karar verdi. Bunu Cenevre’de babasının yanında yapamazdı. Bundan dolayı İngiltereye gitmeye karar verdi. İngiltereye tek başına göndermediler ve yanında birisi ile birlikte göndermek istediler. O da tamam demek durumunda kaldı. İngiltereye gittiklerinde arkadaşı Hindistan üzerine bilgi edinmeye çalıştığından onun ile anlaşma yaptılar. Herkes bir süreliğine kendi yoluna gitti. Sonrasında Victor canavarı yapmamaya bu dünyaya ikinci bir canavar getirmemeye karar verdi. Bundan dolayı hemen ordan ayrılmak istedi. Fakat o an canvarı gördü ve canavar bunu yanına koymayacağını ve Victor’un evleneceği gece oraya geleceğini söyledi. Sonrasında Victor kovaladı en sonunda bir kayıkta buldu kendini sonra orada uyuya kaldı ve en sonunda bir yerlerde kenara yanaşabildi. Burada hiç iyi karşılanmadı. En sonunda birlikte buraya geldiği arkadaşının da öldürüldüğünü öğrendi. Öldüren bu tekne ile geldiğinden suç Victor’un üzerine kaldı. Bir süre uğraştı bu suçu üzerinden atabilmek için ama atabildi. Sonrasında yine Genevre’ye geri döndü. Elizabeth ile evleneceği güne az kalmıştı. Artık beklemekten başka bir şey yapamazdı. Sonrasında evlenceği gün canavar Elizabeth’i de öldürdü. Sonrasında Victor tüm dünyayı canavarın peşinden dolaştı. En sonunda onu bulur gibi oldu fakat yine elinden kaçırdı çok yorulmuştu. Bir gemide öldü. Canavar gemiye geldi ve artık kimse ile işi olmadığını ve daha insanların dünyasına gelmeyeceğini bildiridi.

Bence hikaye fena değil, oldukça akıcı fakat daha derinlemesine tesbitler beklerdim. Böyle bir konuda çok da fazla bir felsefi konulara değinilmemiş. Yine de yazarın 1800’lü yıllarda böyle böyle bir kitap yazabilmesi oldukça etkileyici. Okumanızı öneririm.

Cehennem – Eileen Myles

Açıkçası kitaptan beklentim yüksekti. İyi bir şairmiş. Fakat iyi bir roman yazamamış bence. Çeviriden de kaynaklanabilir diye düşünüyorum çok kopuk bir hikayesi var. Bir kızın hayat evreleri arasındaki gitgeli anlatıyor. Fakat normal bir paragrafta başka bir yere atıf yapıyor ve orası boşluk. Bir türlü ne olayın etrafına ne de içerisine kendimi koyabildim. Bundan dolayı yarıda bıraktım.

İyilik Güzellik – Ece Temelkuran

Ece Temelkuran’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitap dergilerde yazdığı makalelerden oluşuyor. Genel olarak Ece Temelkuran’ın nasıl bir kişilik olduğunu çıkarabiliyorsunuz. Özellikle “Şahsi bir mesele. Ne yaptı sana bu devlet?” yazısını çok beğendim. Devlet neden bireye indirgenip kızılır güzel açıklamış. Bazı yerlerde devletin üzerine fazla gittiğini, olur olmaz bazı şeyler için devleti suçladığını düşünsemde bence okunması gereken bir kitap. Ayrıca bu şekilde dergilere yazılmış makalelerin toplandığı bir kitabı okumayı sevebildiğimi öğrendim.

Hippi – Paulo Coelho

Paulo Coelho’nun daha önceden çok kitabını okumama rağmen bir süredir okumamıştım. Bu kitabo da eşim hediye etti. Bu aralar eşimin hediyelerinden gidiyorum.

Bu romanda olay sizin de tahmin edebileceğiniz gibi hippi kültürü üzerine. Hikaye Komunizmin dünyayı kasıp kavurduğu vakitlerde geçiyor. Paulo Brezilyalı bir genç ve Yugoslavyalı bir kadın kız arkadaşı var. Bu arkaşı kendisinden ne kadar büyük olsa da Paulo onu gibi deli gibi sevimektedir. Maçu Piçu’ya gitmeye çalışmaktayken polis bunları hapise atar, çünkü uyuşturucu kaçakçısı olduğunu düşünmektedirler. Bir süre sonra polis Paulo ve kız arkadaşını serbest bıraktı. Sonrasında da kız Paulo’dan ayrıldı. Paulo avrupaya gömeye çalışırken Amsterdam’da Karla ile tanıştı. Karla ise kendini bulmaya çalışan bir kız. Bunun için de Nepal Katmandu’ya gitmek istiyor. Fakat yanında birisi ile gitmek istediğinden dolayı hemen gördüğü ilk yabancı ve hippi kılıklı adama yani Paulo’ya yamandı. Paulo’da anlamasa da kızla birlikte gitmeye karar verdi.  Yollarda başkaları da bu otobüse katıldı. Otobüs bazen problemler ile karşılaştı ve en sonunda İstanbul’a geldiler. Burada Paulo sufizm’e ilgi duydu. Bundan dolayı Karla’dan ayrıldı. Bir sene İstanbulda kaldı.

Bu anlattığım hikayedeki Paulo gerçek Paulo Coelho.

Hikayenin geneli böyle basit bir hikaye üzerine kurulu, bazı anlarda hüzünlensem de genel olarak çok beğendiğimi söyleyemem. Beni üzerine düşündüremedi.

Olağanüstü bir gece – Stefan Sweig

Canistan sonrasında yine bir çeviri kitap okumak istedim. Bu kitap da eşimin hediyesi. Kitabın kahramani Baron Frederich Michel. Bir gecede insan hayatının nasıl değişebileceği üzerine yazılmış bir kitap. Baron zengin olması ve rütbesi nedeniyle hep yüksek sosyete ile haşır neşir olmuş birisidir. Fakat 36 yaşlarında iken bundan aşırı derecede sıkılır ve hayatının ne kadar anlamsız olduğunu fark eder. Çalışmasına gerek yoktur, para ile derdi yoktur. Bu anlamsızlığı yenebilmek için her gün olduğu gibi o gün de dışarı çıkar ve hipodroma gitme isteği duyar. Hipodromda oturur ve insanları seyrederken arkadan tüm canlılığıyla bir kadın güler, eğlenir ve etrafa neşe saçar. İçten içe kadını görmek ister Baron fakat bunu yapmaktan da çekinir. Dayanamaz ve bir süre sonra yerinden kalkıp kadını görür ve kadınla göz göze gelirler. İlişkilerinde en fazla bu anı sever. Kadın da arada bir onu yoklar. Sonrasında koltukların aşağısından şişmanca bir adam kadını çağırır. Baron’un tüm heyecanı kaçmıştır. Böyle bir kadına kur yapmak içinden gelmez. Fakat kadın öyle bir bakar ve onu heyecanlandırır ki Baron dayanamaz ve kadının yanına gitmek ister. Fakat o hengamede ayakta durmak zor olduğundan birden kadının kocası ile çarpışırlar. Kadının kocasının kuponları yere düşer ve adam bir heyecanla hepsini toplamaya çalışır. Fakat Baron bir hınzırlık yapıp bir tanesinin üzerine basar adam ne kadar arasa da bulamaz. Sonrasında karı koca oradan ayrılırlar. Elinde kupon ile yarışı izlemeye başlar ve bilete 20 Kron çıkar. O an Baronun aklına hırsız olduğu fikri düşer ve inanılmaz derecede rahatsız olur. Gidip adama diyemez biletinizi çaldım diye, parayı harcayamaz da. Tekrar hipodroma girer ve birbirine tüyo veren insanları dinler. En kötü atı bulur ve tüm parayı ona basar ne de olsa kaybetmek istiyor. Sonrasında tekrar koltuğuna oturur. Ama şans bu ya yine kazanır. Bu defa 600 Kron sahibi olur. Bir süre sonra bu hırsızlığın kendisine üzüntü değil aslında bir hayat gayesi, neşe verdiğini anlar ve bu düşkünlükten zevk almaya başlar. Bundan dolayı başka düşkünlükleri de görmek ister. Şehir merkezine, basit insanların, fakir insanların olduğu yerlere gitmek ister. Gittiğinde bir festivale katılır ve ne kadar neşeli olduklarını düşünür. Bir masada mutlu bir grup vardır. İnsanlar her ne kadar birbirlerini tanımasalar da çok iyi bir şekilde anlaşabilmektedirler. Baron da masaya oturur, fakat herkes bir anda sessizleşir. Bunun üzerine Baron kalkar ve hayatt neyi olursa olsun insanların iyiliğine katkı sağlayamayacağına karar verir. Birşeyleri değiştireceğine olan inancı sona ermiştir. Tam eve dönmek üzereyken, en azından o geceyi de düşkünler gibi geçirmek ister. Bir zaman sonra orospular sokaklara iner ve bir tanesi Baron’a bakar. Baron o kadar sevinir ki birisinin kendisi ile ilgilendiğine ve kendisinin bir hayalet olmadığına hemen arkasından gider. Kız bunu ormanın derinlinlerine kadar peşinden sürükler. Sonrasında ise elini tutar, Baron bu anlar için hayatında hiç bir kadına bu kadar aşkla dokunmadığından bahseder. Kadına bir kaç kron verir. Sonrasında kadının pezevenkleri gelir. Bunlar Baron’dan para koparmak için onu bekçilere teslim etmek ile tehdit ederler. Baron da zaten batmıştır batacağı kadar. Sokağın başındaki bekçiye yaklaştıklarında adamlar korkarlar. Fakat Baron daha derinlemesine batmak istemektedir. Adamlara ağlamaklı bir sesle lütfen beni daha iler göndermeyin, eğer benim böyle birşey yaptığım öğrenilirse intihar ederim lütfen şu 100 kron’u alın der. Adamlar anlayamazlar, halbuki istese hiç birşey vermeden gidebilir. Fakat baron en sonunda 200 Kron vererek onlara teşekkür edip ayrılır. Herkes mutludur. Bu mutluluğu, insanları mutlu edebilme olasılığını çok sever Baron, o gün her gittiği yere çokça para verir ve 600 Kron’u insanlara dağıtarak bitirir. Hatta baloncunun balonlarını alıp havaya bırakmışlığı da vardır.

 

Güzel bir kitap. Her sayfasında farklı duygular bırakıyor.

Sergi Baba – Tolstoy

Bu hikaye Tolstoy’un ilklerinden. Sergi baba önceleri her ne kadar dindar olmasa da nişanlısının kendi komutanı ile ilişkisini öğrendikten sonra keşiş gibi yaşamaya karar veriyor.  Bu süreç boyunca kendisini dine adıyor ve oldukça yüksek mevkilere çıkıyor. Bundan dolayı kendisini daha iyi yerlere gönderiyorlar. Bunu Sergei baba istemese de yapıyorlar. Kendisi oldukça yakışıklı olan Sergi’yi herkes çok seviyor ve gittikçe yüceltiyorlar. Ta ki bir gün genç bir kıza dokunana kadar. Sergi kendisini böyle bir şeyden ne kadar uzak durursa dursun bu gibi dine aykırı gördüğü olaylar hep karşısına çıkıyor ve onu test ediyordu. Genç kızın başkalarına bunu söylemesinden çok korku ve uzaklaştı bulunduğu yerden. Bunu kendisine yakıştıramadı. Daha sakin yaşayabileceği bir yer istiyor ve artık Tanrı’ya inanmıyordu. Fakat bir gece uykusunda Paşenka’yı gördü. Paşenkayla bir defa çocukluğunda dalga geçmişler ve ağlatmışardı. Sonrasında keşiş olmadan görmüştü onu evlendiği adam tüm parasını bitirmişti. Her ikisi de yaşlanmışlardı elbette. Geçen bu yılları nasıl yaşadıklarını anlattılar birbirlerine. Sergi Baba sürekli bir o kiliseden diğerine gitmişti. Paşenka ise, aslında adamın çok da kötü bir yanı olmasa da ilişkilerini sürdürememişti. Sonrasında kocası bırakıp gitmiş. Kadının iki çocuğu olmuş ve bunlardan bir tanesi ölmüş. Diğeri ise büyümüş ve evlenmiş. Şu anda onun da çocukları var. Fakat kızının eşi psikolojisi pek yerinde değil. Bundan dolayı kadın ikisine de sürekli arabuluculuk etmek zorundaydı. Torunları da keza çok yaramaz olduğundan kadın sürekli onlarla da ilgileniyordu. Ayrıca Sergi’ye de yemeğe kalması için baskı yapıyordu. Bu olayları gözledikten sonra Sergi baba tam olarak şöyle düşündü; “İşte düşümün anlamı buydu. Benim olmam gereken ama olamadığım Paşenka’ydı. Tanrı bahanesiyle insanlar için yaşadım, o ise insanlar için yaşadığını düşleyerek Tandı için yaşıyor.  Evet, bir tek eylem: Ödül düşüncesi olmaksızın verilen bir tas su, benim insanlar için yaptığım her şeyden daha değerli.” dedi ve oradan ayrıldı. Sergi baba bundan sonraki hayatının sonuna kadar insanlara yardım için uğraştı, kimliksiz bir şekilde yakalanınca Sibirya’ya sürüldü ve o yine de insanlara yardımı bırakmadı.

 

 

Açlık – Knuth Hamsun

Kitap okumayı seven birisi olarak daha önce hiç Hamsun okumadığımı söylemeliyim. Hamsun çokça alışık olmadığımız türden bir yazar. Kendisi Norveç doğumlu ve benim okuduğum kitap Behçet Necatigil tarafından çevirisi yapılan Açlık kitabı.

Hamsun kitapta açlık ile sürekli başbaşa kalan fakat sürekli dürüstlük ile insanlık arasında kalan bir yazarın hikayesini anlatıyor. Bu kadar kısa bir kitaptan açlık üzerine bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Ama hemen sizi havaya sokuyor ve gerçekten açmışsınız gibi hemen yemek yiyesiniz geliyor. Bundan dolayı yanınızda bir kaç atıştırmalık olsun ve kitaptaki yazar açlığını belirttikçe lütfen biraz tıkının. Çünkü eminim sizin tok olmanız ona iyi gelecektir. Yazar çoğu zaman yiyecek bulamamaktan ama çalamamaktan muzdariptir. Bazen Allah’a ne kadar şükrettiğine tanık olur bazende lanetlerini duydukça la ilahe illallah dersiniz. Candandır, çok iyidir bir defasında yeleğini satıp birisine para verdiği görülmüş halbuki yarın yiyecek bir şeyi olmadan. Üzüldüğü bir çocuk için pastaneye gidip hiç yapmayacağı bir şeyi yapmış ve daha önceden pastacıya bağışladığı paranın aslında bir ödünç olduğunu, pastasını almaya geldiğini söylemiştir. Ağız dalaşından sonra bu pastaları çocuğa götürmüş ve bulamayınca kapısını tıklatıp oradan uzaklaşmıştır. Belki de bir melektir Hamsun, en azından pek yeyip içmediğini varsayarsanız yakındır. Bir defasında cinsel ilişkiye çok yaklaşmıştır. Hatta yoldan geçen bir kadının arkasından koşmuş pardon yürümüş çünkü koşacak kadar gücü hiç olmamış, sonra onun ile karanlık sokaklardan birlikte geçmeyi teklif etmiştir. Kadın da kabul etmiş ve sonra bir gün buluşmak üzere anlaşmışlar. O gün geldiğinde şans o ya yazarın cebinde para varmış ve kıyafeti biraz daha güzelmiş öncesine göre. Kız ile buluşmuşlar, kız evde kimsenin olmadığını söyleyince yazar evinize gidelim demiş artık parasızlıktan mı demiş yoksa gerçekten birlikte olmak mı istemiş bilmiyorum. Eve gitmişler kız yine alçak gönüllü bir şekilde yanına çağırmış onu halbuki yazar bunun o kadar da çabuk olacağını düşünmemişmiş. Ardından öpüşmüşler fakat yazar duramamış ve kızın üzerine gitmeye başlamış, naz yapıp yapmadığını anlayamamış. Kızı şimdi düşündüm de kesin akrep burcu olduğuna karar verdim. Neyse kız bunu istememiş, ama istemiş sonra ama olmamış ve yazar ayrılmış bundan. Niye istememiş bilmiyorum, belki yazara gerçekten acıdığından, belki oyunu çok ileri gittiğinden ama inancım o ki kız yazarı sevmiş ama ona yar olamayacağını anlamış çünkü bu kadar aç biriyle nasıl yaşanırdı ki. Ardından bir gün yazar onu bir “Dük” ile görür ve bir kaç gün sonra birisi zarf ile eline para tutuşturur. O zaman anlar, parayı yırtmak ister ama dayanamaz çünkü kalacak yeri bile yoktur. Mecbur cebine atar ve her zamanki gibi cebinde parası olduğundan dolayı çok mutludur artık.

Yazar bir süre sonra geminin birisine işçi olarak alınır. Ardından kimse kendisinden haber alamaz.