Yetişin Çocuklar – Prof. Dr. Selçuk Şirin

Kitabı okumamın nedeni tahmin edebileceğiniz gibi ileride bir çocuğumun olması ihtimalinden dolayıydı. Gayet güzel ve bence her ebeveyin okuması gereken bir kitap. Bunun gibi birçok kitap olduğuna eminim. Selçuk hoca aslında Twitter’dan da takip ettiğim bir bilim adamı. Böyle kişilerin yazması ve bunları paylaşılması ülkem için gurur kaynağı. Dünyadan yeni bilgiler toplayıp toplumumuzu değiştirecek konulara önayak olmak oldukça önemli. Bunun çok yapılmadığını düşünmediğimden değerlerini bilmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Kitaba geri dönecek olursak; çocuk yetiştirmenin sadece anne babanın değil tüm bir toplumun davası olması gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Buna aslında şu yönüyle bakmıştır kendisi, çocuğu yetitirecek annenin sağlığının yerinde olması, ruh salığının yerinde olması üzerinden. Buna farklı bir bakış açısı da bence Mother adlı bir Japon filminde geçmektedir. Bu bakış açısı da bir annenin çocuğu sadece kendisine bırakılacak kadar bağımlı olmalımıdır? Eğer anne yetersiz ise belki toplumun sağlığı için çocuklar anneden de alınabilmelidir teması üzerine bir film. Gerçek bir hikaye, bundan dolayı izlemenizi tavsiye ederim.

Bebeklerin bilişsel gelişimleri aslında anne karnındayken başlamakta ve 3 yaşına kadar %90 tamamlanmaktaymış. Yani ne yaparsanız o zamana kadar yapın diyor. Sonrasında yapılan yanlışların veya eksiklerin düzeltilmesinin oldukça zor olduğundan bahsetmekte.

Anne babaının çocuk gelişiminde en önemli sorunu gelişim doğuştan mı kodlanmıştır yoksa sonradan mı değişmektedir. Burada eskiler büyük bir oranda doğuştan kodlandığına inansa da günümüzde artık sonradan değiştirilebileceğine inanmak ebeveynlerin atabileceği en önemli adım olarak görülmektedir.

Kitapta bazı deneylere de yer verilmektedir. Bunlardan biri Strange Situation diye adlandırılan bir deneydir. Deneyi https://www.youtube.com/watch?v=upb0sc5CLAs adresinden izleyebilirsiniz. Burada olay çocuğun annesine ne kadar güvendiğiyle alakalıdır. Bu güveni sağlamak gerekmektedir.

Diğer bir konu ise ebeveynlerin çocuklarını nasıl yetiştirdiği ile alakalı, bunlar otoriter, demokratik, serbest, ilgisiz olarabilir. Otoriter olanlar genelde yeniliğe, farklı deneyimlere karşı oldukça tutucu olmaktadırlar. Bundan dolayı çok başarılı bulunmamaktadır. Demoratik bu üçü içinde en başarılı olandır. Çocukları serbestteki kadar serbest bırakmasa da bir serbestlik sağlar. Sınırlandırma ise gerekçeli nedenlere dayandırılır. Sınırlandırma kesinlikle vardır. Serbest ebeveynlikte ise çocuğun her istediği verilir fakat sınırlandırmada hiç birşey yapılmaz. Çocuklar bu şekilde büyütülürse saldırgan tavırlar sergileyebilir. Sonuncusu ilgisiz ebeveyn tarzı ise tahmin edebileceğiniz gibi çocuğu sanki yokmuşcasına davranan ebeveyn tarzı. Bu çocuk için en kötü tarzdır.

Türkiye’de babalıktan bahsetmiş. Babaların %80 son 1 ayda çocukları ile televizyon izleyerek zaman geçirdiklerini söylemişler. Satranç ve bunun gibi oyunlar ise %20. Günümüzde bu televizyon, youtube, ve bunun gibi doğrudan tüketilen içeriklerin bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunların tüketilmesi ile alakalı eğitim çok önemli. Sosyal medya kullanımı da keza öyle. Etkileri oldukça fazla olan bir konu. Bunun içinden sağ çıkmak bırakın çocuklar, orta yaşlı insanlar için bile oldukça zor. Baba konusuna dönersek, belki de çocukların çoğunluğunun babasız yetiştiğini söylemek mümkün. Tabi ülke şartlarında babasının yapacağı bir sürü gereklilik var. Ülkemizde ekmek aslanın ağzında elbette babalardan bir Litvanyalı, İsviçreli baba’nın yapması gerektiği kadar iş yapmasını istemek zor olabilir. Hem çalışma saati olarak hem çalışma zorluğu olarak oldukça zorlu bir ortam Türkiye. Fakat yine de bunlar bizi yıldırmamalı. Aksi taktirde sürekli olarak aynı döngü içerisinde kalacağız. Televizyon izlemektense belki birlikte yapılabilecek bir uğraş, hatta bir muhabbet bile çok daha etkili olabilir.

Çocuk gelişimi ile alakalı okul öncesi eğitimin önemli olduğu söylenmektedir. Tabi bunun ile birlikte annelerin omega-3 seviyelerinin de çocuk gelişimine ve IQ’suna etkisi bulunmaktadır.

Değinilen bir diğer konu ise aile içi iletişimin çocuğu ne kadar etkiledeği. Çok fazla konu hakkında konuşulmayan ailelerde çocukların daha konuşkan ve iletişim kuran ailelere göre bir sıfır geride başlamaktadır. Bu deneye göre üst gelir grubu ile alt gelir grubu arasında 30 milyon kelime farkı vardır.

Çocuklara doğumundan itibaren kitap okunmalıdır. Öncelikle bu kitaplar resim yoğun iken sonraları ( 3 sene sonunda ) yazı yoğun olabilir. Kitap seçerken ders veren değil de daha çok soru soran kitaplar seçilmelidir. Ayrıca okurken de 3 yaşına kadar aslında kitaba değil çocuğa bakarak kitap okunmalı. Yani onun ile iletişim aracı olarak görülmeli kitaplar. Birinci yılın sonuna kadar bir kaç dakika iken sonraları bu 5-10 dk’seviyelerine çıkabilir. Çocuk daha fazla dikkatini toplayabiliyorsa bu daha da fazla olabilir.

Başarlı olmuş kişilerin çocukluk dönemlerine baktıklarında kendini daha fazla kontrol edebilenler daha başarılı olmuşlar. Bunun için Amerika’da bir marshmallow deneyi yapılmış. Çocuklara bir marshmallow veriyorlar ve diyorlar ki istersen şimdi yiyebilirsin veya 5 dk bekle böylece bir tane daha kazanırsın. Kendini tutabilen çocukların daha başarılı olduğu görülmüş. Bu sabırın kazanılmasının iki yöntemi olduğundan bahsetmektedir yazar. 1. si çocuk ile annenin bağının yüksek olması. 2. ise çocuğa iyi bir rol model olabilmektir. Çocuklara sabretmek kesinlikle öğretilmelidir.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde genelde Türkiye’de eğitimden bahsetmektedir. Başarıszlığı ve başarılı olması için ne gibi eğitim süreçlerinin yapılması gerektiği hakkında bilgi verilmiştir. Fakat bence anneden tutun okula kadar olanların bu şekliyle olması kaçınılmazdır. Radikal bir değişim yapılmadıkça bu kaçınılmazın değişmesi gerçekten çok zor. En basitinden annenin çocuklarda baktığı en önemli özellik usluluk ülkemizde. İtaat ve usluluk sanki geçmiş yüzyılın birer değerleri. Bunlar artık belki de birincil öncelikten çıkmalıdır. Yasaların düzgün olduğu bir yerde, kimseyi kayırmadığı bir ülkede insanların usluluğu öncelik olmayabilir.

Yazara katılmadığım bir konu ise kodlama eğitimi hakkındadır. Çocuklara kodlama eğitimi bence verilmemelidir. Algoritma olabilir, iyi bir matematik eğitimi, mantık eğitimi denebilir fakat kodlama yanlış adlandırma olarak geliyor. 10 yıllık bir yazılımcı olarak ve yaptığım işe aşık biri olarak söylüyorum bunu. Kodlama çocuğu bir kalıba sokmak ve çocuğun herşeyi küçük küçük parçalara belirli bir metodoloji ile işlemesi anlamına gelir. Buradaki belirli bir metodoloji ise başkaları tarafından belirlenmiştir. Burada çocuğun bir hayali olamaz. Algoritma ise çocuğun ulaşmak istediği hedefe götüren adımların çocuk tarafından hazırlanması için bir çatı görevi görür. Bu bağlamda çocuğa kodlama eğitimi vermek demek aklını bir seviyede sınırlandırmak demektir. Eğer yapacağı projede kodlamaya ihtiyaç varsa elbette kodlamayı kullanmalıdır. Fakat nihai hedef kodlama değil algoritmaya bağlılıktır.

Dendil – Gulam Hüseyin Saedi

Saedi’nin kısa öykülerinin bulunduğu güzel bir kitap. 4 farklı öyküden oluşmaktadır. Bu öyküler her ne kadar gerçekmiş gibi dursa da bence metafor olarak daha etkindirler.

Birinci öyküde olay Dendil kasabasında geçer. Kitaba ismini veren bu kasaba çoğunlukla yoksul insanların yaşadığı bir yerdir. İnsanların dünyaya karşı çok büyük umutlarının olmadığı girişteki bir kaç paragraftan anlaşılıyor. Sonrasında olan olaylar her ne kadar gerçekleşmesi mümkün olmasa da günümüz Müslüman devletlerinin durumunu anlatabilir. Kitap kısa olduğundan dolayı aslında bölümlerin üzerinde pek durmak istemiyorum.

İkinci öykü ise Şifa Mahalli. Burada da aslında huzursuzluğun işsizlikten kayanaklanabileceğine bir gönderme var.

Üçüncü öykü’de ise insanlar ne der korkusu, kendini büyük görme ve zenginliğin herşeyi düzeltebileceği fikirlerinin ne kadar yanlış olduğunun acı bir şekilde yaşanması olayı var.

Son bölüm Keykavus kel ve ben öyküsü de aslında halkı kandırmaya çalışan bir yöneticinin düştüğü rezilliklerden bahsetmektedir. Bunu da günümüz vergi sistemine benzetiyorum. Vergiyi alt tabakaya yayıp insanların bunun etrafından dolanmamasını beklemenin ne kadar saçma olduğu anlatılmıştır.

Java 15 Yeni Özellikler

Java 15 Eylül 15 itibari ile yayınlandı. Genel itibari ile çok fazla teknik bir değişiklik olmasa da crypto ile uğraşan kişilerin ilgileneceği EdDSA tarafında bir gelişme bulunmakta.Eğer performansa tarafına ilgi duyuyorsanız yine ZGC ilginizi çekecek diğer bir yenilik. Eğer framework tarafında bir geliştirme yapmak istiyorsanız da gizli sınıflar ilginizi çekebilir. En önemli değişikliklerin üzerinden gidecek olursak;

  • Mühürlü Sınıflar – Sealed Classes
  • Desen eşleşmesi örneği – Pattern Matching Instanceof
  • Metin Kalıpları – Text blocks
  • Kayıtlar – Records.

Kısaca üzerinden geçecek olursak;

Mühürlü Sınıflar

Kariyerinizin bir noktasında sınıfların nereye kadar genişletilebileceğini kontrol etme ihtiyacı duymuş olabilirsiniz. Başka dillerde “sealed” olarak sınıfların izin olmadan genişletilmesini ( extends ) engelleyen modifier’lar mevcuttur. Java’da ise şimdiye kadar extends için bir kontrol bulunmuyordu. Bu konsepte alışık olmayan kişiler için genişlemeyi bir kaç belirli durum haricinde engellemek amaçlanmaktadır. Örneği şu şekilde verilebilir.

abstract sealed class Bicim {
     abstract public ciz();
 }
 final class Kare extends Bicim {
     public ciz() {
     }
 }
 final class Cember extends Bicim {
     public ciz() {
     }
 }

Bu örnekte Bicim bir abstract sınıf ( olmayabilirdi de) ve sadece iki tane bicime sahip bunlar Kare ve Cember. Burada tüm sınıflar aynı dosya içinde tanımlanmış olsa da farklı dosyalar da da olabilirlerdi. Interfaceler’de aslında mühürlenebilir. Şu şekilde;

public abstract sealed class Bicim
    permits ayri.bir.sinif.Kare,
            ayri.bir.sinif.farkli.paket.Cember {
        …
    }
}

Desen eşleşmesi örneği – Pattern matching instanceof

Zaten yıllardır instanceof ile değişkenin tipini kontrol edebiliyorduk. Aynı şekilde yıllardır da bundan sonra değişkeni kullanabilmek için cast işlemi yapıyorduk.

if( test instanceof Interface1){
((interface1)test).someMethod();
}

Bunun yerine JDK 15’de şu şekilde bir yazım geliyor.

if( test instanceof Interface1 f){
     f.someMethod();
 }else{
     f.someOtherMethod(); // compiler hatası.
 }

Metin Kalıpları – Text blocks

Metin bloklarını http://www.sahinyanlik.com.tr/2020/java-14-yeni-ozellikler/ de görebilirsiniz. Aslında JDK 14’de bu özellik ön izleme olarak çıkmıştı. Artık kullanılabileceği belirtilmekte.

Kayıtlar – Records

Records da bu versiyon ile ikinci ön izlemeye alınmıştır.

Tatar Çölü – Dino Buzatti

Dino Buzatti’nin ilk romanı olan Tatar Çölü, Giovanni Drogo’nun Bastiani kalesindeki günlerini anlatmaktadır. Okunması kolay fakat okuyucuya oldukça derin düşünceler verebilecek bir yapıdadır. Örneğin Drago’nun kalede kendince de anlamsız bir şekilde kalması. Aslında kaledeki insanların tamamen düşündüğünden farklı olması. Herşeyin kendini tekrar etmesi, çok ince ayrıntılar ve ustalıkla aktarılmıştır.

Kitabın kısa olması yazar için bence daha zorlayıcı olmuştur diye düşünüyorum. Gereksiz hiç bir uzatma olmaması ve her satırda farklı bir duygu uyandırması ile benim bir kitaptan beklediğim herşeyi karşıladı.

İstanbul – Orhan Pamuk

Pamuk bu kitabında yine harikalar yaratmış. Benim en sevdiğim yazarlar içerisinde kesinlikle ilk üçe girer. İstanbul’u nasıl hatırladığı ve İstanbul’un Osmanlı çöktükten sonraki haline ışık tuttuğu bu kitabında, ilk aşkından annesiyle ilişkisine, arada kalmışlıklarına ait bilgiler mevcut. Kesinlikle okunması gereken bir kitap.

Colorless Tsukuru Tazaki And His Years Of Pilgrimage – Haruki Murakami

Bu kitabın İngilizce versiyonunu okudum. Japonca’dan çeviri olduğunu bildiğimden daha kolay kelime hazinesi gerektirme. Hikaye olarak da oldukça basit aslında. Basit bir film izlemek ile aynı hissi verdi. Herhangi bir çıkarım yapamayacağım.

Hikaye gençlik yıllarında renkler ile tanımladığı ve isminin bir bölümünde renk geçen arkadaşlarının nasıl ondan ayrıldığı ve bunun nasıl Tsukuru’nun hayatına etki ettiğinden bahsetmektedir.

Goriot Baba – Honoré de Balzac

Balzac’ın daha önce hiç bir kitabını okumadığımı itiraf etmeliyim. Bu kitabında bir babanın ne kadar rezilce çocuklarını sevebileceğini anlatmış.

Gorit gençliğinde çokça çalışarak zengin olmuş bir eriştecidir. Sonrasında iki kızı olur ve bunun akabinde eşi vefat eder. Kızlarını çok sever ve tüm yatırımını kızlarına yapar. Kızları evlendikten sonra da bu yatırımları yapmaya devam eder. Fakat damatları gittikçe Goriot’tan uzaklaşmaya başlar ve en nihayetinde de evlerinden postalarlar. Goriot bunlara aldırış etmez ve kızlarının her ihtiyaçlarında onların yanında olur. Kızları evliliklerinden gittikçe mutsuz olmaya başlarlar. Bu arada kötü bir otele yerleşmiştir. Yazar oteledeki kişileri oldukça kısa betimlemesine rağmen hikayede hepsinin bir görevi bulunmaktadır. Otel’e zengin olma hayalinde bir üniversite öğrencisi gelmiştir. Bu öğrenci de diğerleri gibi önceleri Gorit’u hor görse de kızları için gümüş eşyaları sattığını gördükten sonra bundan vazgeçmiştir. Goriot gerçekten de öyle bir baba ki kızları için canını verir. Günler geçer kızların bulunduğu çevreye bu üniversite öğrencisi de dahil olur. Fakat iyi bir kişilik çok çabuk değişme göstermediğinden olsa gerek kimse babaya saygı duymasa da o saygı duymaya devam etmiştir. Kızların küçük olanı bu genç ünivresite öğrencisini beğenir ve kocasından ayrılmaya karar verir. Bu iş Goriot’u sevindirir. Fakat sonrasında kızının aslında yalancı, kalpazan birisiyle evli olduğunu ve bu adamadan para çıkarmanın mümkün olmadığını anlayınca çok kederlenmiştir. Bu keder onu ölüme götürecektir. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi babanın cenazesini üniversite öğrencisi kendi cebinden ödemiştir. Cenazeye’de kimse gelmemiştir.

Romanda iki bölüm dikkatimi çekti. Bunlardan birincisi Goriot’un ölüm döşeğindeyken bir ara delirmesi, aslında bu akıllılık anı da diyebiliriz. Eğer kızları için para vermeseydi şimdi ikisinin de ayağından ayrılmayacağından bahseder ve genç öğrenciye evlenmemesini söyler. Fakat sonrasında genç o zaman kızınıza haber vermeyelim lanetlediğinize göre istemiyorsunuz diyince Goriot bunu yalanlar ve imkanı yok böyle birşey demediğini söyler. Bu durumda aklı başına gelmiş, veya delirmiş diyebiliriz.

İkincisi ise gencin mezarlıkta işini bitirdikten sonra söylediği sözdür. Sen nehrinin karşısındaki ışıltılara bakarak “Şimdi çık karşıma” demektedir. Ardından nişanlısının yanına akşam yemeğine gitmiştir. Burada her ne kadar zenginliğe, paraya ulaşmak için ahlaksız olmak gerektiğini ima etse de kişisel fikrim çoğu suçun Goriot’ta olduğudur. Bu da kendime kızmamı sağlıyor. Bu kadar kızlarının iyiliğini isteyen birisi olur da nasıl suçun çoğu onda olur. Olmuş işte.

Dar Koridor – Daron Acemoğlu ve James A. Robinson

Daron Acemoğlu daha önceden de okumak istediğim bir yazardı. Uluslarının düşüşü kitabını henüz okuyamadım. Bu kitabı eşim hediye ettiğinden dolayı ilk sıraya koydum diyebilirim. Biraz hanım köylülük bizde de var. Kitap beklediğim kadar ağır değil fakat uzun. Bazı bölümlerinde vay be etkisi yaratsa da çoğunlukla günümüz toplumunda biraz okuyan birisinin görebileceği konular üzerinde duruyor.

Dar koridor bir ülkenin gelişmiş sayılabilmesi için içinden geçmesi gereken bir koridordur. Kitapta bu koridorun genişliği içerisinde nasıl kalınacağı nasıl girileceği anlatılmış. Teori olarak gayet güzel. Bir koridor ile ülkenin durumunu gösterebileceğimizden bahsediyor. Ülkelerin gücünün neye denk geldiğini, halkın bu gücü nasıl kontrol etmesi gerektiğini veya etmezse ne olacağını söylüyor.

Gılgamış destanı ve Kızıl kraliçe olguları üzerinde duruyor ve çoğu bölümde bunlara atıfta bulunuyor. Devlet gerekliliği hakkında Hobbes şunu belirtmiştir; Herkesten korkmak yerine sadece bir leviathan’dan( devlet metaforu ) korkmak yeğdir. Yani aslında en önemli özelliklerinden birisi savaşı durdurmasıdır.

Kitap genelinde birşey yapmayan halkların sürekli bataklığa sürüklendiği açık şekilde görülüyor. Devletin ipleri sürekli halkın elinde olmalı ve halk girişken soru soran bir halk olmalıdır. Doğal olarak şöyle diyebiliriz. Eğer bir halkı soru sormaktan alıkoyarsanız aslında devlet bataklığa gidiyor demektir. Her ne kadar İnsan hakları bildirgesinde buna atıfta bulunulmuş olursa olsun. İnanların konuşması engellenemez denirse densin. Çoğu ülkede hala bu bir tabudur. Bu arada tabunun tarihini de kitapta bulabilirsiniz. Türkiye genelinde devlet aşırı derecede dokunulmaz olmuştur. Bunun ayınısın Çin’de veya İkinci dünya savaşı öncesi Nazi Almanya’sında görmek mümkündür. Nazi Almanya’sı da aslında bir tepki olarak doğdumuştur. Düzensizliğe tepki daha güçlü bir devlet isteğiniz, daha adil bir devlet isteğini oluşturmuştur. Fakat sonrasında insanları sessizleştirdi, sesini çıkaranlar yaftalandı ve kimse sesini çıkaramaz oldu. Hatta Luterci bir Papaz şöyle demişti. Önce sosyalistler için geldiler, bizim için gelmediklerinden ses etmedik. Sonra sendikalar için, sonra Yahudiler için geldiler. En son bizim için geldiklerinde etrafta ses edecek kimse kalmamıştı. Ses kalmayan yerde devlet istediğini acımasızca yapabilir. Çünkü o bir Leviathan’dır.

Devlet dokunulmazlığının azaltılması için Latin Amerika ülkeleri çok çalıştı. Fakat bazı ülkelerde halk birlikte bir konu hakkında konuşabilir fikir beyan edebilirken bazılarında edemedi. Bölge genelinde bir gelişme olmadı, yöneticiler iyi ise insanlar isteklerini bildirebildiler. Bunu bir hak değil üstten gelen bir lütuf olarak gördüler. Bundan dolayı da sonraları yine çamura battılar. Fakat bunu başarabilen bir ülk var. Bu ülke İsveç. İsveç’te devlet halktan kendisine sorular sormasını istemektedir. Buradaki en büyük problem zenginlerin iş verenlerin devleti etkileyebilecek olmasıdır. ABD gibi diğer ülkelerde bu çok normal hatta düzen bunun üzerine kuruludur. İsveçte ise bunun da önüne geçmek için sendikaları desteklemişlerdir. Böylece devlet ikisi arasında sadece bir başvuru merkezi bir düzenleyicidir. Zenginler devletten birşey istediklerinde devlet tamam sendikaları buna ikna ederseniz benim için sorun olmaz diyebilmektedir. Böylece ülkede her ne kadar bir ikilem varmış gibi görünse de gerçek demokrasi yaşanıyor denilebilir. Fakir çok fakir değil zengin ise çok zengin değildir. Kapitalizm’e uyan diğer ülkelere baktığınızda ise çalışana ne kadar değer verildiği görülmektedir. Hobbes aç insan köledir demektedir. Aynen bu şekilde çoğu ülkenin en alt sınıfı köleden biraz iyidir. Fakat en nihayetinde serbest bırakılan Afrikalı siyahi bir kölenin dediği ve korkutuğu gibi “Beni kesin birisi köle yapacak bundan dolayı yeni birisine köle olmaktansa eski sahibime köle olmayı tercih ederim. Ben özgürlüğü istemiyorum” demektedir. Umarım bir gün özgürlüğü istemeyen bir halk olmayız.

Java 14 Yeni Özellikler

Java 14 versiyonu 17 Mart’ta yayınlanacak. Peki bu versiyon içerisinde bizi ne bekliyor

  • Gelişmiş Switch ifadeleri. Bunlar aslın 12, 13’de gösterilmişti Java 14 bunu tamamen destekler hale getirildi.
  • Text blocklarının daha düzgün şekilde yazılabilmesi.
  • instanceof ile pattern matching yapabilme özelliği
  • NullPointerException’ların daha yardımcı hale getirilmesi.

Switch İfadeleri

Amaçlanan daha kolay bir yazımdı ve artık switch ifadeleri şu şekilde yazılabilir oldu:

Text blokları artık daha temiz bir şekilde yazılabilir. Aslında bu python’da vardı artık Java’ya da geldi.

Şeklinde yazılan bir String artık:

Şeklinde yazılabilir. Çoklu satır yazarken kullandığımız + işaretine de gerek kalmayacak böylece. Artık

Şeklinde yazabiliriz.

Instanceof için Pattern Matching:

Normalde yukarıdaki gibi yapılan bir kontrol artık:

Beni en heyecanlandıran yenilik ise Record yapısının gelmesi. Aslında bu da diğer dillerde çokça kullanılan bir özellik. Bu kullanım ile get,set, toString(), hashCode() ve equals() yazmaya gerek kalmayacaktır.
Şu şekilde örnek verecek olursak mesela:

şeklinde bir sınıf yazmak yerine sadece:

Yazmak yeterli olacaktır. Çok temiz entity sınıfları olacak böylece. Tabi bu entity sınıfları olacak böylece. Daha yardımcı NullPointerExceptionlar NullPointerException tüm java programcıları için baş belası. Mimariye göre objenin alt alanlarına erişim arttıkça bunun olma ihtimali de artmakta. Şu anda alınan bir problem şu şekilde gösterilmekte. Örneğin:

ile City’nin ismini alacak olalım.
Şu anda alacağımız hata:

Java 14 sonrasında ise:

Gördüğünüz gibi artık nerede NullPointerException alındığı yazıyor.

Japonya – Lafcadio Hearn

Japonya günümüzün dünyasına parmak ile gösterilen ve gelişmesi en cana yakın gelen ülke durumunda. İngiltere, Almanya gibi büyük güçler bulundukları durumlara savaş veya başkalarının canlarını yakarak gelmişlerdir. Bundan dolayı Japonya’nın nasıl oldu da bu kadar kısa sürede hızlı bir şekilde büyüdüğünü incelemek istedim. Kitabın yazarı Japonya’ya 1890’da yani Şogunluk dönemi bittikten 20 yıl sonra yerleşmiştir. Bu dönem bu günkü gördüğümüz Japonya’dan dünyalar kadar uzak bir dönemdir. Kitap çok güzel bilgiler vermektedir. Genel olarak Japon propagandası yaptığını söyleyebiliriz. Bu bilgiler dahilinde bu günkü halkın neden bu kadar nazik olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Japon halkı genel olarak dinsiz gibi adledilmektedir. Bu kitaptan da anlaşılacağı gibi aslında din çok farklı şeyler ifade eder. Japonlar için din atalarının ruhlarına karşı nazik olmaktır. Buna atalar kültürü de denebilir. Ataları sanki günlük hayatta yaşıyorlarmış gibi davranırlar. Onlar için odaları vardır. Onları arada ziyaret ederler. Genel olarak günlük işlerinde de onları üzmemeye dikkat ederler. Bu genel anlamda Şintoizm’in başlıca önem verdiği noktalardandır. Bunun nedeni insanların ataları öldüğünde nereye gittiğini tasavvur edemediklerinden dolayıdır. Bundan dolayı hala yaşıyorlarmış gibi davranılmıştır. Daha sonraları Çinliler tarafından Budizm getirilmiştir. Bu din her ne kadar atalar kültürüne sıcak bakmasa da Şintoizm ile iyi geçinebilmek için bunu kabullenmiştir. Budizm Japonya’ya çok yenilik getirmiştir. Okuma öğrenme çoğunlukla Budizm kültüründen dolayı olmuştur. Cennet, Cehennem Budizm döneminde anlamlandırılmıştır. Keza Budist tapınaklarındaki cennet cehennem tasvirleri o ana kadar kimsenin düşünemediği olaylardı. Bundan dolayı Japonya’ya bu dinin artı etkisi olmuştur. Şindoizm ayrıca Budizm’in tanrılarını da sahiplenmiştir. Budizm’de bu şekilde ortak tanrılara inanır olmuşlardır. Japonların tanrıları genelde aile büyükleridir. Hatta bazı tanrıların Çin veya Kore ataları olduğundan bahsedilir. Japonya’ya gelen yabancıların inandığı tanrılara bir zaman sonra yerel halk da inanmaya başlamıştır. Dinlerden konuşuyorsak eğer Hristiyanlıktan da bahsetmeliyiz. Elbette bu dinin de temsilcileri geldi Japonya’ya fakat bunlar hep iyilik getirmediler. Gruplanmayı artırıp ata kültürüne aykırı işler yapmaya, diğer insanları kötülemeye ve kutuplaşmaya neden oldular. Sonraları bu Japonya’nın başına çok dert açtı. Japonya halkını bile yurtdışına göndermeye çekinir oldu. Hristiyan olup geri döndüklerinde insanların dinlerini değiştirebilecekleri düşünüldü. Bundan dolayı mesela Güney Kore’de büyük bir Hristiyan topluluğu vardır.

Büyüklere hürmetin çok büyük olduğu din meselesinden anlaşılıyor aslında. Bunun haricinde bir de en büyüğe olan hürmeti yani Cennetin oğluna. İmparator Japonya’da çok sevilen ve hürmet edilen bir kişidir. Kendisine has hitap şekilleri geliştirilmiştir. Sadece onunla konuşurken kullanılacak kelimeleri vardır. Bu kitap her ne kadar İkinci Dünya Savaşından önce yazılmış olsa da çoğu Japon’un halkı ve İmparator için canını feda edeceği izlenimini ediniyorsunuz. Japonlar eskiden oldukça fakir bir halktı, ama hiç bir zaman kendilerini güçsüz, zayıf hissetmediler. Yüzlerinde hep bir gülümseme ve birbirlerine sayfı vardı. Tüm işlerde ahlaklı olmak normal ahlaksızlık hiç düşünülmeyen bir meseleydi. Keza şimdi de öyle diyebiliriz. Halkın birbirine güveni çok fazla, birbirlerini kandırmayacaklarına inançları çok yüksek. Örnek verecek olursak. Bir teğmenin maaşının %60’ı sadece kiraya gidiyormuş. Fakat herkes teğmen olmak için uğraşıyormuş. Gerçi şu anda Türkiye’de pek farklı değil.

Kültürel bakımdan eksik bulunabilecek nokta kadın haklarıdır. Kadınlar hep ikinci plandadır. Hata şöyle bir ata sözü vardır. “Kadının üç dünyada da evi olmaz” diye. Kadınlar genel anlamda ailelerine bağlıdır. Evlendikten sonra evlendikleri kişinin atalarına taparlar. Bu olgudan dolayı evlat edinme kültürü biraz daha gelişmiştir. Örneğin evin erkek oğlu yoksa en büyük kızın kocası evlat gibi davranılırdı. Bu da zor bir olay aslında.

Kitapta en ilgimi çeken olaylardan biri 1300’lü yıllarda İmparatorluğun neredeyse ikiye ayrılacak olması. İmparator Go-Daigo Aşikaga Şogun tarafından ihanete uğrar bu ihanet sonucunda Aşikaga yeni İmparatoru Go-Daigo’nun soyundan değil imparatorluk ailesinden başka birisinden olmasını ister. Bundan dolayı kuzey-güney arasında 50-60 sene boyunca kamplaşma olur. En sonunda Aşikaga’nın desteklediği taraf daha ağır basar ve Güney(Go-daigo) tarafı imparatorluktan emekli edilir.

Yine diğer bir olay imparator Hideyoşi’nin Koreyi almak istemesidir. Fakat başarılı olamaz ama orada öldürdüğü 30000 Korelinin kulaklarını Daibutsu mabedinin önüne gömer. Sonrasında zatne meşur Edo dönemi başlar. Bu dönem Japonya’yı tamamen değiştiren bir dönemdir. Bunun ile daha fazla bilgiyi de bu kitapta bulabilirsiniz.

Sürekli bilgi yağmuruna tutulduğunuz bu kitap Oğuz Adanır tarafından Fransızca aslından çevirilmiştir. Çeviriyi çok beğendim. Kitap sonrasında başka çevirileri ve kitaplarının olduğunu da öğrendim. En yakın zamanda onları da okumak istiyorum.