Nasıl Motivasyon Oluşturulur

1) Çalışma Ortamı:
Motivasyon için bir yazarın dağ evine çıkıp hiç elektrikli cihaz kullanmadığından bahsediyor. Bu yazmanın daha zor olacağını gösterse bile bu yazarın şimdiye kadar 20 tane kitabı bulunmakta. Daha önce bilgisayar ile yazmaya başlayan yazar bilgisayarda iş yaparken oradan oraya atladığından bahsediyor ve bunun kendi motivasyonunu baya etkilediğini söylüyor. Stephen King’de aynı şeyden muzdarip daha öncesinde odanın ortasında büyük bir masası olduğunu söylüyor. Bu masada çalışamadığından daha çok sarhoş olarak oturduğundan bahsediyor. Sonra masasını değiştirdikten sonra tamamen değiştiğini söylemiştir. Masaya oturduğunda yazması gerektiğini kendisine dikte etmiştir.
2) Başlamamak
Plan ile gerçeğin arasındaki farklardan bahsediyor. Örneğin hayallerde işeme, baş ağrısı gibi mefhumlar yok ise de gerçekte bunlar bulunmaktadır. Bunların yaşanması gerekmektedir.
3) “Sessizlik istiyorum” – tam da değil.
Her yerde tam sessizliği yakalamak mümkün olmayabilir. Bu üretime oldukça etki eden bir şeydir. Bazen kendinizin üretkenliğini bile kesintiye uğratabilirsiniz. Örneğin üretken bir anınızda aniden e-postalarınızı kontrol etmek. Bunları ortadan kaldırmanız gerekmektedir.
4) 90/10
İşin %90’ını yapabilirsiniz fakat son %10’unu bitirmek yıllar alabilir.Bunun nedeni kendinize olan bir başarı durumunda bunu kontrol edip edemeyeceğinize olan güvensizlikten dolayıdır. Yani o işi başarmaktan korkmanızdır.
5) Bitirmeye Karar verme
Bazı işler o kadar büyüktür ki bitirmekten kaçtığınızın farkına varamayabilirsiniz. Bundan dolayı bu büyük uygulamaları küçük gerçek parçalara ayırın. Örneğin “Gelecek seneye kadar 5 kilo vereceğim” dediğinizde hemen hile yapmanız mümkündür. Sonra “bir sonraki hafta başlarım” diyebilirsiniz. Bunun yerine her hafta şortla çekindiğiniz bir fotoğrafa bakın, bunun ile ilgili blog yazın vs. Bu fikir sizi daha fazla motive edecektir. Hayır bunu yapamam diyebilirsiniz. Ama bu durumda zaten başarılı olamazsınız.
Not: Bu makalede thelastpsychiatrist.com sitesinden yararlanılmıştır.

Gon Adında bir Tilki

Bu çevirisini yaptığım hikaye Japon kültürünü anlatan temel hikayelerden biridir. Ezop masallarına benzer. İngilizcesini http://www16.plala.or.jp/hananohosomichi/gongitsune.html adresinden okuyabilirsiniz.

 

Bu gençken köyümde yaşayan yaşlı Mohei’den duyduğum bir hikayedir. Zamanın birinde Nakayama diye bir yede küçük bir kale varmış. Bu kale benim köyüme çok yakınmış. Kral Nakayama-sama da işte bu küçük kalede yaşarmış. Nakayaya çok yakın bir yerde Gon adında bir tilki yaşarmış. Gon eğreti otların her yeri kapladığı bir ormanda küçük bir inde yaşarmış. Gündüz ve geceleri dışarı çıkar yakın köylerde yaramazlıklar yaparmış. Tarlalara gider ve tatlı patatesleri kökünden söker ve etrafa dağıtırmış. Güzelim kanola çiçeklerinin tohumlarını söker ve ateşe atarmış. Hatta köylünün birinin evinin arkasındaki kırmızı biberleri bile aşağı indirmiş. Çok büyük sorunlara yol açmış.

Bir güz gününde Gon mağarasından hiç dışarı çıkamamış. İki veya üç gün hiç durmadan yağmur yağmış. Yağmur durulduğunda Gon rahatlayarak dışarı çıkmış. Gök yüzü çok temiz ve canlıymış ki herkes o an öten kuşun harika sesini duyabilirmiş.

Gon ormandan ayrılarak ırmağın yanına kadar yürümüş. Irmağın yanında otların başları görünüyormuş. Yağmur damlaları otların üstünde harika bir görüntüye neden olmuş. Üç gün yağmur yağdığından ırmak suyu da yükselmiş. Normalde sudan uzakta kuru yerde yaşayan otlar bile çamurlu suyun altında kalmış. Gon çamurlu yoldan ırmak boyunca aşağıya doğru gitmiş. Irmağın kenarında bir adam görünçe çok şaşırmış. Yavaşça büyük otların arkasına saklanarak adamın onu görmesini engellemiş. Gizlice izlerken adamın sessiz sessiz birşey sakladığını görmüş. “Bu Hyojyu mu?” diye de merak etmiş. Hyojyu sıkı bir şekilde giyilmiş Kimonosuyla beline kadar suyun içinde duruyormuş. Başında bir bandana varmış ve yüzünün bir tarafına da ot yapışmış. Yuvarlak ot yüzünde sanki bir benek gibi görünüyormuş. Bir zaman sonra Hyojyu balığı torba ağının içinden torba gibi birşeyin içine aktarmış ve torbayı sudan çıkarmış.

Ağın içerisinde biraz ot ve çürümüş ağaç dalları olmasına rağmen balığın çırpındığı görülüyordu. Ayrıca dikkatli bakarsaydınız büyük balığın parlayan sırtını ve iri bir yılan balığını da görebilirdiniz. Hyojyu büyük balık ile yılan balığını sepetine koymuş ve daha önce içine balık koyduğu torbayı da ağzını açıp suya atmış. Hyojyu sonrasında nedendir bilinmez balık torbasını alıp ırmaktan dışarı çıkmış. Torbayı ırmağın kenarına koyarak sepetin olduğu yerden ırmağı inceleye inceleye biraz uzaklaşmış. Hyojyu gider gitmez Gon hemen saklandığı uzun otların arkasından çıkmış ve doğrudan balıkların olduğu sepete gitmiş. Yine yaramazlığı tutmuş, balıkların hepsini teker teker sepetten çıkarmış ve ırmağa geri salmış. Balıklar çamurlu suda çırpına çırpına uzaklaşmışlar. Son olarak yılan balığını ırmağa geri bırakmaya çalışmış ama çok kaygan olduğundan bir türlü tutamamış. Gon sabırsızlanmış ve kafasını sepetin içine gömmüş. Yılan balığını ağzına almış. Yılan balığı ani bir hareketle hemen Gon’un boynuna yapışmış. Sonrasında Hyojyu Gon’u görmüş ve “Hırsız tilki! Hırsız tilki!” diye bağıra bağıra sepete doğru gelmeye başlamış. Gon şaşkın bir şekilde yerinden sıçramış, yılan balığını boynundan atmaya çalışmış ama balık öyle bir yapılmış ki boynundan ayırmak imkansızmış. Gon boynunda yılan balığı ile oradan kaçmaya başlamış. Gon kendi yuvasına geldiğinde arkasına bakıp adamın gelip gelmediğini kontrol etmiş fakat Hyojyu tilkiyi takip etmiyormuş. Gon rahatlamış, ardından boynundaki balığı ısırarak boynundan çıkarmış ve oracıkta öldürmüş. Ölü yılan balığını mağarasına yakın bir yere otların üzerine bırakmış.

On gün sonra, Gon Yasuke’nin evinin arkasında dolaşıyormuş. Evin yanında dolanırken Yasuke’nin karınısını incir ağacının yanında dişlerini siyaha boyarken görmüş ( Eskiden japon kültüründe siyah diş güzellik belirtisiydi ) Sonrasında demirci Shinbei’nin evinin yanından geçerken karısının saçlarını taradığını görmüş.”Buralarda bir şeyler oluyor” diye kendi kendine söylenirken. Acaba bir festival mi var diye düşünmüş. Fakat eğer festival olsa fülüt sesleri veya davul sesleri olurdu diyerek festival olamayacağına karar vermiş. Ayrıca eğer festival olsa şirin ( Japon tapınağı ) bayraklarla donatılmış olmalıydı diye düşünmüş. Böyle kendi kendine düşünürken Hyojyu’nun evinin yanından geçmiş. Geçerken çok belirgin bir şekilde kırmızı bir kuyu görmüş. Bir çok insanın o eski evin içini doldurduğunu görmüş. Kadınların kimono ( yerel kıyafet, özel günler için ) giydiğini ve ateşi harladıklarını görmüş. ( Japonlar ölüleri yakarlar) Ateşin üstünde büyük bir kapta yemek kaynıyormuş. O anda Gon anlamış ki bu bir cenaze merasimi. “Acaba Hyojyu’nun ailesinde kim öldü” diye düşünmüş. Gon öğlen olduğunda, mezarlığa ( ölü küllerinin koyulduğu yer ) gitmiş ve girişteki heykelin arkasına saklanmış. O kadar güzel bir günmüş ki uzaktan kalelerin çatılarındaki kare kare kiremitler görünüyormuş. Kırmızı örümcekler oğul vermiş ve yerler kırmızı bir elbise gibi görünüyormuş, sonrasında Gon uzaktan köylülerin çanları çala çala geldiklerini duymuş.

Bu cenaze töreninin başlayacağına dair bir işaretmiş. Cenaze alayını eşlik eden beyaz kimonalarını giymiş kişileri görüvermiş. Ayrıca sesler de gittikçe yaklaşıyormuş. Cenaze alayı mezarlığa girince yerdeki örümceklerin çoğu ölmüş. Sonra gözü Hyoju’ya ilişmiş, Hyojyu beyaz kimonosunu giymiş ve annesinin adına kazınmış tableti tutuyormuş. Tatlı patates gibi sürekli parlayan güler yüzlü görünen Hyojyu, o gün çok üzgün ve solmuş görünüyormuş. “Anladım” demiş Gon kendi kendine, ölen Hyojyu’nun annesi. Sornasında Gon yavaşça kafasını yine heykelin arkasına saklamış. O akşam, Gon deliğinde düşünedurmuş. “Hyojyu’nun annesi hasta olduğunda mutlaka yılan balığı istemiş ve Hyojyu bundan dolayı yılan balığı yakalamış ve diğer balıkları suya salmış demekki” diye düşünmüş. Öyleyse Hyojyu annesine yılan balığını getiremedi ve kadın sürekli yılan balığını düşleyerek, keşke yılan balığı olsaydı da yeseydim diyerek ölmüş. Gon “Keşke bu olayı engellemeseydim” diye düşünmüş

Hyojyu kırmızı kuyunun yanında arpalarını yıkıyormuş. Şimdiye kadar annesiyle fakir olsalar bile birlikte yaşayıp gidiyorlarmış. Fakat şimdi Hyojyu tek başına kalmış. Gon Hyojyu’yu çalıların arkasından izlerken aynen benim gibi tek başına diye düşünmüş. Tam Gon oradan ayrılacakken seyyar satıcının sesini duymuş. “Sardalyalarım var! Ucuza taze sardalyalarım var” diye bağırıyormuş. Gon bu sese doğru giderken arka kapıdan Yasuke’nin karısı “Ben biraz balık almak istiyorum” demiş. Seyyar satıcı arabayı yolun kenarında durdurmuş ve parıl parıl parlayan sardaylaraından biraz alıp Yasuke’nin evine gitmiş. Bunu gören Gon hemen arabanın yanına giderek sepetten 5-6 tane sardunyayı almış ve geldiği yere geri dönmüş. Sonra Hyojyu’nun evine gitmiş ve balıkları arka kapının eşiğine bırakmış ve hızlıca oradan ayrılmış. İnine dönerken Hyojyu’nun hala arpaları yıkadığını görebiliyormuş. Bu yaptığım davranış iyi bir kefaret diye düşünmüş Gon. Ertesi gün dağdan ceviz toplayan Gon cevizleri Hyojyu’nun evine götürmüş. Arka kapın geçerken Hyojyu’nun yemek yemeye başlayacağını görmüş. Hyojyu bir elinde pirinç tabağı ile görünmüş. Gon yüzüne dikkatli bakınca Hyojyunun yüzünde çizikler ve yaralar görmüş. “Ne oldu acaba” diye düşünmüş, bu sırada Hyojyu kendi kendine konuşmaya başlamış “Kim o sardunyaları benim evime getirdi acaba, seyyar satıcı benim çaldığımı sanıp dövdü beni” diye söylenmiş. Gon iyilik yaptığını sanarken bu olay Hyoju için daha da kötüye mal olmuş. Gon Hyoju adına kötü hissetmiş. Satıcı Gon yüzünden Hyoju’yu dövmüş. Bunları düşünürken sessizce cevizleri girişe bırakmış ve oradan ayrılmış. Gon ertesi gün ve ondan sonraki gün de dağdan ceviz toplamaya ve Hyoju’nun evine getirmeye devam etmiş. Üçüncü gün, sadece ceviz değil biraz da mantar getirmiş.

Güzel bir ağustos akşamında, Gon gezinti için dışarı çıkmış. Nakayama kalesine doğru giderken karşıdan seslerin geldiğini duymuş. Kuşlar yine şarkılarını söylüyorlarmış. Gon hemen yolun kenarına saklanmış. Sesler yaklaşmış. Gelenler Hyojyu ve Kasuke’ymiş.

Hyojyu : ” Gerçekten diyorum Kasuke ”
Kasuke : “Efendim ? Ne ? ”
Hyoju : “Son zamanlar etrafımda çok garip şeyler oluyor”
Kasuke: ” Ne gibi ? ”
Hyojyu: “Çok ilginç bir şekilde birisi hergün evime ceviz ve mantar getiriyor.”
Kasuke: “Kim ? ”
Hyojyu: “Hiç bir fikrim yok, birisi eve bunları bırakıyor ve ayrılıyor”
Gon iki adamı takip ediyordu.
Kasuke: “Gerçekten mi?”
Hyojyu: “Gerçekten, eğer yalan söylediğimi düşünüyorsan yarın gel sana cevizleri göstereyim. Kendi gözlerinle görürsün”
Kasuke: “İlginç”
Sonra birlikte sessizce biraz daha yürümüşler. Sonra Kasuke aniden arkasına bakmış. Gon şaşırmış ve hemen yoldan çekilmiş. Kasuke Gon’u görememiş ve Hyojyu ile yoluna devam etmiş. Kichibei’nin evine geldiklerine ikisi de doğrudan içeriye girmişler. Tapınaktan gelen ritmik davul sesleri her yerde yankılanıyormuş. Gon kağıt kapıya bakınca papazın kel kafasını aşağı yukarı dua ederken görmüş. Bir süre sonra üç adam daha Kichibei’nin evine girdi. Gon papazın duasını duyabiliyormuş.

Papaz duasını bitirene kadar Gon su kuyusuna varmış. Sonra Hyojyu ve Kasuke birlikte tapınaktan ayrılmışlar. Hyojyu ve Kasuka’nın ne konuşacaklarını merak eden Gon arkalarından gölge gibi hiç ayrılmamış
Kasuke : “Ne konuşuyorduk, He hatırladım, Bence bunları sana Tanrı getirmiş olmalı”
Hyojyu : “Gerçekten mi!” diye şaşkına dönmüş.
Kasuke : “Düşünüyorum da bunları sana hiç kimse bırakmaz.Tanrı senin yalnız olduğunu biliyor ve sana acıdığından ceviz ve mantar veriyordur.” diye oldukça inandırıcı bir biçimde konuştu.
Hyojyu : “Olabilir mi böyle birşey gerçekten?”
Kasuke : “Bence öyle. Bundan dolayı her gün Tanrıya dua etmelisin”
Hyojyu : “Kesinlikle haklısın”
“Rezalet!” dedi Gon içinden. “Her gün Hyojuya ceviz ve mantar getiren benim, Tanrı değil. Bu adil değil” diye hayıflanmış.

Sonraki gün Gon Hyojyu’nun evine biraz daha ceviz götürmüş. Hyojyu o ara kulübesinde ip eğiriyormuş. Hyonju’nun evde olduğunu anlayınca Gon yavaşça arka kapıdan içeri girmiş. O ara Hyonju hemen anlamış birşeylerin olduğunu ve bi bakmış ki içeride tilki var. “Bu tilki benim tuttuğum yılan balığını çalan tilki, kesin yine haylazlık yapmaya gelmiştir” diyerek yerinden kalkmış “Şimdi ben sana ona göstereceğim”. Hemen gitmiş duvardaki tüfeğini almış ve içerisine barut doldurmuş. Gon’un arkasından bir el ateş etmiş “Bam!” Gon tam kaçacakken Hyojyu onu vurmuş. Gon büyük bir acıyla yere yığılmış. Hyojyu daha yakından görmek için yanına gitmiş ve o an kapının girişindeki cevizleri görmüş. “Ne !” diye şoka uğramış. Sonra aklına bir anda şimşek gibi “Cevizleri getiren tilkiydi” düşüncesi çakılmış. “Cevizleri getiren sendin!” diye bağırmış. Gon yerde yatarken başını yavaşça sallamış. Tüfek Hyojyu’nun elinden sıyrılmış ve ucundan ince mavi bir duman yükselmiş.

 

 

The Long Excuse – Eleştiri – Japonya Film Festivali – Malezya

The Long Excuse
Long Excuse

Japon sinemasının bir çok filmini izleyen bir kişi olarak aslında bu festival ve festivaldeki filmkerden pek umutlu değildim. Daha önceden festivaldeki iki filmi izlemştim. Festival Filmleri sizin de gördüğünüz gibi genelde 2016 filmlerinden oluşuyor. Örneğin Midnight Diner 2 veya Samurai Hustle Returns. Öncelikle filmin kahramanlarından bahsedeyim. Sachio ( Fotoğraftaki kişi ) kendini beğenmiş bir yazardır. Hatta tanınmış birisi olduğunda kendi adıyla bile hitap edilmek istememektedir. Çünkü onun adında bir bezbol yıldızı bulunmaktadır ve bu ismi taşımanın oldukça zor olduğunu düşünmektedir. Aslında bu kendini beğenmişliği biraz da kendini küçük görmesinden de kaynaklanabilir. Çünkü iki duygu birbirine öylesine yakındır ki ayırmak zor. Sachio’yu seven karısı ona yaranabilmek için saçını süpürge etmektedir. Fakat nafile, Sachio gençlerden bir kız bulup ilişki yaşamaya başlar. Eşi anlar bunu aslında ama bozuntuya vermez. Sonra bir gün eşi arkadaşıyla başka bir ile giderlerken trafik kazasında ölür. Tabi arkadaşı da ölür. Sachio bir defa olsun ağlamaz bu durumda, kendisini sorgular ve hep bir mazeret bulur bu konuda. Ama şans bu ki Sachio’nun eşinin arkadaşının kocası Sachio kadar metanetli veya duygusuz değildi eşine karşı. Shinsuke, eşi öldükten sonra 2 çocuğu ile başbaşa kalmıştır. Eskiden Sachio ile arkadaşlığı bulunan Shinsuke bu arkadaşlığı tekraralamak istemektedir. Sonrasında olaylar gelişir ve Sachio çocuklar ile iyi geçinmeye ve hatta onları deli gibi sevmeye başlar. Sürekli olarak karısının arkasından ağlayan Shinsuke bir bir kadın ile ilişki tarzı birşeye başlar. İlişki tarzı diyorum Japon kültüründe bu ilişki olmayabilir, garip yani eş değil, kız arkadaş değil ama eş gibi, ama ilişkileri de yok. Sonrasında Sachio yine yalnız kalır.

 

Filmde bu konunun yanında daha çok bende uyandırdıklarından bahsetmek istiyorum. Sachio aslında eşini deli gibi sevmeyen milyonlarca erkekten birisi. Yani ona göre eşi herşeyi yapabilir ama sevgi farklı birşeydir. Sachio’da sevememiştir. Eşi öldüğünden dolayı bir üzüntü duymamaktadır aslında. Diğer insanlar gibi de yalancı değildir. Yani başkalarına ağlayarak karşılık vermez. İnsanlar neden ağlamadığına kulp ararken o doğrudan bunu söyleyebilir. Ama asıl olan Sachio’nun kendisini sevme oranıdır. Bu sevgi yeni nesilde gittikçe artan bir sevgidir. Yani ego, bu öyle birşey ki kendinden başkasının duygusunu düşünemez olmuştu Sachio, eşinin ölümü aslında onu kendisine getirdi diyebiliriz. Zaten o da her sözünde eşimin ölümünü sürekli hatırlamak istiyorum diyor. Eşi öldükten sonra aslında değişmedi Sachio sadece öyleydi, ve başka insanlara olan ilgisi bu olaydan sonra arttı. İsmi ile anılmak istemeyen birisi anında isminin söylenmesine hiç birşey demeyip, çocukla çocuk olan birisi olmaya başladı. Zaten bu sevgiyi alan birisi daha geri dönüş yoluna giremiyor. Yani çocuklardan ayrılması gerektiği zamanlarda hiç ayrılmak istememesi bu durumdan dolayı. Yoksa genç ve yeni ilişki yaşayabilecek birisi. Fakat bunun için anlaşılmaz yalancı eforlar sarfetmeli ve artık yalancı olmaya niyeti yoktur. Zaten evli ve boşanmış kişiler de çocuklarını bu gerçeklikten dolayı seviyor olabilirler. Çünkü etrafında kendi duygularını söyleyemeyeceği veya ona kendi duygularını açıklamayacak tonlarca arkadaş yerine herşeylerinin yok olmasına, yok edilmesine rağmen çocuklarını seviyorlar o kişiler. Sachio bir şekilde sonunda yine iki küçük çocukla görüşüyor ama artık durumun eskisi gibi olmayacağını biliyor.

Bir diğer konu ise Sachio’nun yeni yazdığı kitap. Bu kitap konu olarak Sachio’nun çocuklarla olan arkadaşlığını konu almakta. Hatta bazen Sachio’nun ikileme düştüğünü hissettim. Acaba onları sevdiğinden mi birlikteydi yoksa hikaye yazma ihtiyacından mı ? Bence çocukları sevdiğinden, sizde filmi izeyip güzel bir 2 saat geçirebilirsiniz.

Profits aren’t everything, they are the only thing – George Cloutier

Profits Aren't Everything, They're the Only Thing   Kitap 160 sayfa civarında. Yazar başından geçen olaylardan örnekler vererek iş için karlılığın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu hikayeler silsilesinde genel olarak gözüme çarpan insanların kar için çocuğunu veya ailesini bile tanımaması gerektiği. İş ve aile hayatı arasında kalırsanız her zaman işi seçmelisiniz diye öğüt veriyor yazar. Doğal olarak tüm hikayelerinde biraz ruhsuzluk var. Sürekli kendi hakkında konuşup böbürleniyor. İnsanın zengin olması için böyle meziyetlere sahip olması gerekiyor sanırım.

Birkaç önemli nokta şu şekilde;

  • Micromanagement çok önemli, eğer işin sahibiysen gerçekten öyle davranman gerekiyor. Eğer işin ile bir sorun varsa bu kesinlikle senden kaynaklanıyor. Bu çok ağır bir cümle gibi duruyor fakat yazar altını şu şekilde doldurabiliyor; İş ortamında takım oyunu diye bir oyun yok ve sen herşeyin belirleyicisi olmalısın. Senin çalışanların istediğin gibi değil mi ?  Senin düzenine, dizaynına uymuyor mu?  Senin istediklerini yapmıyor mu ? O zaman  onları kovmalısın çünkü her zaman daha iyilerini bulabilirsin. Gördüğünüz gibi yazar günümüzün aksine çokta fazla takım, birliktelik, birbirini anlama vs. gibi şeyleri umursamıyor. Eski tip bir yönetim tarzını tercih ediyor. Aslında buna bazı açılardan ben de katılıyorum. Çalıştığım firmalarda birlikte yapalım, hadi bunu da paylaşalım vs. gibi ortaklaşa yaptığımız şeylerde istediğimiz yolu katedemedik. Bunun yerine birisi taşın altına elini koyduğunda oldukça hızlı bir şekilde işi bitirebildik. Ayrıca yazar eğer herkes görev ve yapacaklarını tam olarak bilirse bu durumda herkesin daha mutlu olacağını söylüyor. Buna da katılıyorum. Fakat bunları yapabilecek bir takım için yönetici çok iyi olmalı. Herşeyden haberi olmalı ve herkesi yönlendirebiliecek yetenekte olmalı. Bu şekilde işler daha iyi ilerleyebilecektir.
  • Diğer ekonomi yazarların gibi Cash is the King sözüne katılıyor. Bunun için işi sürekli büyütme ve parayı kollamanın gerekliliğinden bahsediyor. Örneğin kira mı vermeniz gerekiyor ? Bunu ertelemek için elinizden geleni yapın diyor. Veya birisine ödeme yapmanız mı gerekiyor bunu öteleyin diyor. Bunu ödeyemeyeceğinizden dolayı değil, parayı elde tutma amacıyla söylüyor.
  • Yazara hakverdiğim konulardan birisi liyakat. Yazar için liyakat olmazsa olmaz. Yazarın firmasının yaptığı iş, batmaya yakın olan firmaların yönetimini ele alıp onları kurtarmak. Evet çok zor gibi görünüyor fakat kitabı okuduktan sonra farkettim ki kitabın tamamı liyakat ile açıklanabilir. Yazar gittiği her firmada işini yapamayanların gitmesi gerektiğini vurguluyor. Örneğin bir firmanın kurucu ortaklarından birisi çalışmadığı halde yıllık yüklü bir miktarda para alıyor. Bu parayı almasının nedeni sadece kurucu ortaklardan olması ve asıl firma sahibinin oğullarının bu kişiye saygısından dolayı. Bir diğer olayda firmanın sahibi herşeyi çocuklara bırakıyor ve işe gelmiyor. Oğulları ise günlük belki 2-3 saat çalışıyor. Tabi sonuç belli. Firma yakın bir zamanda batacak duruma geliyor. Yazar bu firmayla çalışmaya başladıktan sonra bir dizi önlemler alıyor. Çalışma saatlerini artırıyor ve firma kurtulabiliyor.
  • Bir diğer konu başlığı ise çalışma saatleri. Yazar yine günümüzün aksine cumartesi pazarında çalışma günü olduğunu ve anca bu günlerde çalışırsak rakiplerimizi geçebileceğimizden bahsediyor. Yani aslında yazarın söylediği tamamen iş odaklı yaşamak gerektiği. Ne zaman rahat yaşayacak bilmiyorum, belki de birşeylere sahip olduğunda kendini rahat hissediyordur.

Genel olarak kitap kısa ve akıcı. Birkaç saatinizi verip okuyabilirsiniz. Çok beğenirseniz eminim bu düzene olan inancınız dolayısıyla bir kaç kişiyi işten atacak ve  kendinizi daha iyi hissedeceksinizdir. Çünkü işten attığınız kişiler hafta sonları çalışmak istemeyen kişiler olduğundan size yaramaz gelecektir. /sarcasm.

İngilizce özetini buldum isterseniz buradan da okuyabilirsiniz : İngilizce Özet

Sessiz Ev – Orhan Pamuk

270872

Orhan Pamuk bu kitabında da öncekilerde olduğu gibi ince detaylar ile harikalar yaratmış. Kitaptaki kahramanlar şu şekilde, Selahattin ( Büyük Baba ), Fatma ( Baba anne ) , Nilgün ve diğer iki kardeşi Metin ve Faruk Fatma’nın çocuğundan olma torunları, Recep ise Selahattin’in hizmetçiden olan ilk çocuğu ve diğer çocuğu ise topal Yusuf ve oğlu Mustafa ve etrafındaki arkadaşları Serdar vs.

Hikaye eskiden yeniye doğru normal bir akışla ilerliyor. Her bölüm bir kişinin gözünden diğerleri hakkındaki düşünceleri ve yargılarını anlatıyor. Selahattin İstanbul’da Doktorluk mesleğini yerine getirmekteyken Fatma ile evleniyor. Fatma zengin bir aileden bundan dolayı kendinde çalışmama ve dünyevi şeylere çokta ilgi beslememe üzerine odaklıyor. Genelde hep ahiret için çalışan bir kişi izlenimini veriyor. O dönemdeki siyasi karışıklık dolayısıyla İstanbul’dan gitmesi gereken Selahattin soluğu Gebze’de alıyor. Burada çabuk alışıyor ve hemen bir ofis açıp işlerine başlıyor. Fakat insanlara kızgınlığından mı yoksa Allah’a kızdığından mı bilinmez herkes ile arası kötü oluyor. Her defasında insanları azarlıyor ve hastalar daha da Selahattin’in kapısını açmaz oluyorlar. Selahattin insanları hep tanrıya inandıkları üzerine ve doğulu olmalarından kaynaklı inanç ile hareket etmelerinden dolayı azarlıyordu. Batı hayranı olarak doğulu insanları azarlamaktan geri kalmıyor ve kendini herkesten üstün görüyor dolayısıyla. Fakat işler kesat olduğundan dolayı ofisi kapatmak durumunda kaldı. Sonrasında kendi kendine karar verdi ve doğuda bir kaç kişiyi değiştirmek ile bir değişiklik olmayacağı kararına vardı. Bundan dolayı da ansiklopedi yazmaya başladı. Bu aslında sonun bir başlangıydı. İlerleyen bölümlerde beni düşünceye iten acaba Selahattin gerçekten bu kadar çok şey söylemek istemiş miydi ( 40 Cilt ) , insanları bu kadar değiştirmek istemiş miydi yoksa bu işi yapıp kendine bak ben işe yarar biriyim mi demem istiyordu. Artık işi ansiklopedi yazmak olan Selahattin’in paraya ihtiyacı vardı. Eşinin elmazlarını, yakutlarını satmaya başladılar. Tabi öncesinde İstanbul’da olan mal varlıklarının tamamını satması gerekiyordu. Her defasında bir tüccar eve geliyor ve bir parça götürüyordu Fatma’nın çeyizinden. Fatma Selahattin ile başbaşa kalmaya bile tahammül edemiyoru artık. Tabi o alarar çocukları oldu yani Nilgün ve diğer iki kardeşinin babaları. Herkes kendi hayatını yaşıyordu. Selahattin odasına çekilmiş Fatma ise üst katta kendi yatağına kapatıyordu kendisini. Kasveti hissettim okurken aslında. Ardından eve bir hizmetçi alıyorlar. Selahattin’in hizmetçiden iki çocuğu oluyor. Selahattin bu ilişkinin yanlış olduğunu düşünmüyordu. Neticede her bilim insanının böyle ufak tefek ilişkileri olduğunu herkes biliyor ve normal karşılıyordu ona göre. Fakat Fatma için bu çocuklar yok edilmesi gereken yabani otlar anlamına geliyordu. Selahattin bunu bildiğinden önceleri onları eve yaklaştırmıyordu. Evin kenarına bir kulübe kurup hizmetçiden olan çocuklarını buraya yerleştirdi. Fakat soğuk kış günlerine dayanamayarak Fatmaya onları eve alacağını söyledi. Tabi Fatma buna katiyen karşı olduğundan bir gün hizmetçinin evine giderek iki çocuğu haşat etti. Çocuklardan küçüğü (Yusuf) topal kalırken büyüğü (Recep) cüce kaldı bu olay sonunda. Fatma bu olaydan hiç üzüntü duymadı. Selahattin ise hizmetçi ve çocukları başka yere götürdü ve orada bir aile bulup onlara teslim etti. O aile de çocuklara iyi bakmadı ve uzun yıllar sonra Selahattin bundan dolayı onlara mahçup olduğunu belirtmiştir. Fakat yine de sözlerinin arasında “Sadece size yardım etseydim doğu halkında yine de birşey değişmeyecekti” Bundan dolayı herkesi düzeltmesi gerektiğini düşünmekteydi. Yine beni bir düşünce aldı, acaba gerçekten doğu halkını mı düşünmüştü yoksa kendi suçunu mu örtbas etmeye çalıştı.

Yıllar geçti Selahattin sabah ansiklopedi hayali ile uğraşıyor akşamları ise içkisiyle sarhoş oluyordu. En sonunda ölümün çaresini buldum dedikten 4 ay sonra öldü. Orhan Pamuk’un en sevdiğim özelliği olaylara hislerden az yer vermesi. Yani anlık olan şeyler gerçekten anlık oluyor. Diğer kitaplarında da bu hisse kapıldım. Fatma Recep ile yalnız kalıyor ve Recep evde bir hizmetçi gibi çalışmaya başlıyor. Tabi bazı kişiler recep ile dalga geçerken bazıları üzülüyor bazıları ise gerçekten insan yerine koyuyor. Recebin en çok sevdiği üçüncü gruptaki kişilerdi.

Hikaye Fatmanın torunlarının misafirliğe gelmesiyle ayrı bir boyut alıyor. Fatma bir türlü yalnızlığından kurtulamıyor. Bir türlü egosunu yenemiyor ve herkesin ona haber vermesini, herkesin ondan habersiz iş yapmamasını ister bir pozisyona geliyor. Halk arasında buna olarak adlandırdığımız vaka gibi görünüyor. Fakat bu onda olan ve ta çocukluktan süregelen bir olay olduğundan aslında Fatma’nın çoktan bunamış olduğunu düşünebiliriz. Fakat zamanla hareketlerinde ki yavaşlıktan ve diğer sorunlarından dolayı daha aşikar oluyor. Franklin’in

“Bazı insalar 25’inde ölür fakat 75’ine kadar gömülmez” demesine örnektir Fatma. Torunların her birinin dünyadaki gayesi farklı Nilgün komünist, Metin kendi hayatını kurtarmak isteyen ve zenginlik hayalleri ile yaşayan birisi, Faruk ise eskiyi içerek örtmeye çalışan bir sarhoş. Metin geldiği gün hemen sosyete ile eskisi gibi sıkı fıkı olmak için arkadaşlarının yanına gidiyor. Nilgün ise kitaplarına gömüyor kendini Faruk ise yalnızlığına günler böyle geçerken Nilgün yüzmeye gidiyor, ardından bakkaldan Cumhuriyet gazetesi alıyor ve eve dönüyordu. Metin ise arkadaşları ile dışarlarda dolaşıyor ve parasızlıktan yakınıyordu. Aslında orta sınıf bir hayatı vardı fakat birlikte olduğu insanlar genelde üst sınıftı. Hatta bir seferinde abisinin Anadol’u ile arkadaşının Alfa Romesunu yarışarak geçmeye çalışmıştı. Genelde dedesi gibi kendisini diğerlerinden üstün görmesine rağmen bu üstünlüğü kanıtlayacak bir parası yoktu. Bundan dolayı hep aşağı kaldığını hissediyordu. Tabi bu da üstünlük hissini tetikleyen bir his. Bu his ile kendini sevmeyen ve sevmesi mümkün olmayan bir sosyete kıza aşık oldu. Sevdiği bir arkadaşıydı. Fakat kitabı okurken bunlar hayatta birlikte olamazlar diyorsunuz. Orhan Pamuk burada gerçekten bu kadar zıt olmasına rağmen yine de insanın aşık olmasına mani olamadığını anlatmak istemiş. Doğal olarak bu Nilgün içinde geçerli fakat bu defa onu seven Yusuf’un (Recebin kardeşi) oğlu Mustafa. Mustafa ulan adam olmaz senden denilen tipte bir çocuk arkadaşları da öyle ya onlar biraz daha akıllı geçiniyorlar. Bunlar o mahallenin ülkücüleri ve herkesten haraç kesiyorlar. Tabi bu haracın bir kısmı kendilerine, hatta iki kısmı kendinlerine bir kısmı ise ocağa gidiyor. Mustafa derstan sıkıldığı için onlar ile takılıyor, ayrıca bir işe yaramış olduğunu hissetmesi de ayrıca hoşuna gidiyor. Bir gün yine ders çalışmaktan kaçarken Nilgün’ü görüyor ve aşık oluyor. Aynen Mert gibi aşık oluyor pat diye. Konuşmak istiyor fakat ne konuşacak bilemiyor tabi bir de ülkücü ağırlığı var üzerinde. Konuşuyorlar bir şekilde fakat Nilgün pek oralı olmuyor. Mustafa her gün onu düşünüyor bu sırada tarağını çalıyor, tekrar vermek üzere bunu yaptığını düşünüyor başta ama sonra ona da aşık oluyor. Aşk insanları kendinin olmayan birşeyi sahiplenmesine neden oluyor. Arkadaşları Mustafa’nın bu aşkını öğreniyorlar. Daha da kötüsü kızın komünist olduğunu öğreniyorlar. Bundan dolayı ona tuzak kurmak istiyolar. Mustafa kendi işe yararlığını aşkına tercih ediyor ve arkadaşları ile birlikte ona bir ders vermek istiyorlar. Bunu yaparken yine de Mustafa ona birşey yapamayacağını düşünüyor. Hatta arkadaşları bir şekilde ona kötü birşey yapmaya kalkarsa hemen araya girip kıza hadi gidelim buralardan demek gibi hayallere kapılıyor. Tıpkı Mert gibi, Mert de sosyetik kız ile yanyana otururken, dayanamayarak ona aşkını ilan ediyor. Karşılık bulamıyor tabi, sonra tecavüz etmeye çalışıyor. Aslında bunu sevdiğinden değil sahip olduğunu düşündüğü şeyin aslında sahibi olamadığını anladığından dolayı yapıyor. Elbette kendini onun sahibi olmaya adamış birisi kolay kolay bırakmaz istemez. Mustafa ise başka yol izliyor. Mustafa ve arkadaşları kızı ilk sıkıştırdıklarında kız bunlardan kurtuluyor, Mustafa ise bakkala gidip tüm cumhuriyet gazetelerini yırtıyor ve sorun çıkarıyor. Daha sonraki günler de ise Mustafa tekrar konuşuyor ve kıza sen komünistsin diye bağırıyor. Dayanamıyor ve tekmeliyor kızı. Nilgün acil olarak eczaneye kaldırılıyor. Eczane pansuman yapıp hastaneye gitmesini söylemesine rağmen nilgün gitmiyor. Bunun nedeni ise gurur, nasıl olurda bir komünist böyle kendini bilmez birinden dayak yer ve kimse ses çıkarmaz. Fakat bu onun sonu oluyor. İki gün sonra beyin kanamasından ölüyor Nilgün.

Aylak Köpek sadık hidayet’in okuduğum ikinci kitabı. Etkili cümlelerle , kısa hikayelerle insanı düşünmeye bu kadar iten başka bir yazar tanımadım henüz. Mehmet kanar tarafından yapılan bu çeviri de oldukça iyi bir çeviri. Yabancı yazarların kitaplarını tercüme etmek zor olsada. Sanırım İranlı yazarların çevirilerini tercüme etmek bize benzediklerinden olsa gerek daha kolay.
Kitap toplamda 7 kısa hikayeden oluşuyor. Sonları gelmemiş hikayeler bunlar. Her hikayenin içerisinde Sadık Hidayet’i bulmak mümkün. Mesela sonra hikayesinden bahsedeyim. Son hikayesinde cenin gibi yaşayan yani hiç kimseyle ilişkisi olmayıp ne iyilik, ne kötülük yapan birisinden bahsediyor. Bu kişiye gelen misafir bunun bir çeşit ölüm olduğunu açıklıyor fakat adamı inandıramıyor. Burada cenin gibi yaşayan Sadık Hidayet’ olsa gerek. Hayatının son dönemleri gerçekten bu şekilde geçmiş ve Fransa’da dairesini gaz ile doldurup intihar etmiştir.
Kitabın diğer kısa hikayelerinde bu kadar olmasada atıflar vardır. Genel olarak kör baykuş kadar etkileyici olmasada ilk hikayesi Aylak köpek kitaptaki en iyi hikayelerden.

Filipinler Gezisi

Bu sitenin varlığından bile şüpheliydim, neyse ki Google’da arattım ve çıktı nihayet,

Bu yazımızda size Filipinler tatilimden bahsedeceğim. Nasıl gidilir, ne yenir ne içilir ben nerelerini gezebildim bundan bahsedeceğim. Öncelikle Filipinlerin haritadaki yerine bakalım.

Gördüğünüz gibi Filipinler Tayvan, Hong Kong ve Malezya’ya yakın bir adalar ülkesi. Yakın dediğime bakmayın Malezya – Filipinler arası 4 saat sürmektedir. Bu yolculuk için gidiş – dönüş 600 RM(Ringgit – Malezya Parası ) para verdim. Filipinlere Malezya üzerinden gitmek için bir kaç seçenek var, bunlar Airasia ve Cebu Airlines, ikisi de oldukça büyük ve ucuzluğuyla meşhur firmalar. Airasian’ın en büyük özelliği az öncede söylediğim gibi ucuz olması bu ucuzluktan dolayı, şehirler arası otobüsten daha kötü bir konfor ve açlıktan ölebileceğiniz bir yolculuk geçiriyorsunuz. Uçakta yiyecek vermiyorlar ve küçük bardakta kahve 900 PH ( Filipin Pesosu  ~ 1/10 MR). Fakat servis ve güvenirlik olarak bir sorunla karşılaşmadığımı söylemeliyim. Zamanında kalkıyor ve ne hikmetse gidişte de gelişte de zamanından önce indi. Aklıma takılan bir olay ise pilotlarının hep Latin Amerikalı oluşu neden tam çözemedim siz çözerseniz bana söyleyin.

3 saat 50 dk yolculuğun ardından Ninoy Aquino International Airport’a iniyorsunuz. Bu paragrafta size biraz Filipin Tarihinden bahsedeyim. Filipinler  uzun bir süre İspanyol hakimiyetinde kalmış, bunu çoğu yerinde özellikle de turistik bölgelerinde görebilirsiniz. Ardından 2. dünya savaşı ve kısa bir Japon hakimiyeti ve sonrasında Amerikan hakimiyeti, Amerika buraya aynen Irak’ta olduğu gibi özgürlük getirmiş. Bundan dolayı herkes Amerika’yı çok seviyor. Kültürüne bayılıyor ve bundan dolayı bazı bölgeler fakirlikten kırılırken bazı bölgelerde insanlar asgari ücretlinin bir aylık maaşını yemeğe veriyorlar.  Çok tanıdık geldi. Neyse kaldığımız yerden devam edelim, Amerika’lılar burada bir süre kaldıktan sonra geri dönmüşler. Fakat bu süre içerisinde Filipinler’de çok değişim olmuş uzunca bir süre İspanyol istilasında kalan ülke genel olarak Tagolog dili kullanıyor. Bu dil biraz Malezya diline benziyor. Biraz’da İspanyol ve Araplardan etkilenmiş. Örneğin Teşekkür “Selamet” ve çoğu kişiye sorsanız “Como esta?” diye size cevap verecek kadar biliyorlar. Fakat Amerikalılar geldikten sonra dil de değişmiş herkes İngilizce konuşabiliyor. Tabi bazıları daha iyi İngilizce konuşuyor. İngilizce resmi dil olmuş ve her yerde kullanılıyor. Halkın dili olan Tagolog dili ise yine halkça kullanılıyor üst kademelere pek erişemiyor. Aslında pekte umursamıyor.

Hava alanına geri dönersek; Peki kim bu Ninoy Aquino – Gerçek ismi Benigno S. Aquino, Jr. olan senatör’ün ismi kullanılmış bu hava alanında? Çünkü bu hava alanında suikast sonucu 1983 yılında öldürülmüş. Peki neden öldürülmüş? Çünkü bu senatör Ferdinand Marcos’a karşıymış ( 1965 – 1981 Filipinler Başbakanı ) ve gördüğünüz gibi 1981’de devrimin olmasında büyük rol oynamış. Buradan Ferdinand’ın hiç sevilmeyen nefret edilen bir diktatör olduğu sonucu çıkarılabilir. Aslında öyledir de Kendisi Havai’ye sürülmüş ve orada kalmıştır. Fakat ne hikmetse karısı(Imelda Marcos) geri dönüp siyaset yapmış ve oldukça da iyi durumda. Filipinler siyaset biraz garip, insanlar bıkmış durumdalar ama yapacak bir şey yok. Sahneye yeni birisi çıkmıyor denilebilir. Hep çocukları karıları vs. Bu gezimde Ferdinand’ın doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Ilcos Norte’deki müzesine gittim bununla ilgili fotoğrafları ilerleyen bölümlerde görebilirsiniz.

Hostel fiyatları ve otel fiyatları Malezya ile yaklaşık olarak aynı. Asgari ücretin 529 PH olduğunu varsayarsanız fena sayılmaz. Bundan dolayı Filipin hükümeti yabancılar için bazı önlemler almış. Yabancılar buranın bir çeşit cennet olduğunu keşfettiklerinden dolayı burada vizesiz uzunca bir süre kalır olmuşlar bunu engellemek için hava alanında oldukça güzel sorulara maruz kalıyorsunuz, niye geldin ne zaman gideceksin ne yaparsın, işte Türkiye vatandaşı olduğuna dair bir belgen varmı gibi birçok soru sordular. Neyseki geçebiliyorsunuz buradan. Bir diğer konu ise çantalarınız bu konu biraz garip aslında. Çantalarınıza polis mermi koyup sizi içeri alabiliyor tabi biraz para verirseniz o mermi kaybolabilir. Yanlış duymadınız haberde’de okuyabileceğiniz gibi böyle bir olayın olması muhtemel bir yer. Aslında size yavaştan merhaba diyor. Artık dışardasınız, kimsesizseniz işiniz biraz daha zor. Plan yapmayı pek bilemeyen birisi olarak. Tek başıma değildim iyi ki yanımda Irene Perez ( Philipines Inquirer Yazarı ) ile birlikte dolaştım tüm gezimde. Böylece plan işini en aza indirmiş oldum. Kendisi bana çok yardımcı oldu, bildiğiniz hayatımı kurtardı oralarda. İlerleyen bölümlerde fotoğraflarda görebilirsiniz kendisini. Muhtemelen bu yazıyı google translate’de tercüme ettirecektir. Teşekkür ederim her şey için.

Geceleri atlıyorum standart her şey görüklerimden bahsedeceğim bundan dolayı. İlk dikkatinizi çeken şey ülkede karmaşa olacaktır. La bu ne yaa diyeceğiniz bir ton şey var. Hemen başlayalım fotoğraflara zaman kaybetmeden.

WP_20160103_21_03_48_Pro

 

  • Figure 1.A’da filipinlerin genel yapısını görmektesiniz. Şaka şaka bu sadece benim kaldığım yerin elektrik trafosu, yenilendiğini söylediler. Ama ne kadar sürede yenileyebilecekler endişeliyim.

WP_20160103_09_13_38_Pro

  • Burası ise kaldığım yerden dışarının görünümü. Daha önce de söylediğim gibi her yer böyle değil tabi. Fakat plazaların bulunduğu bölümden yaklaşık 20 dk yürüme mesafesinde. İstanbul’daki Maslak bölgesine denk geliyor. Keza orada da plazalar bölgesinde gecekondu görmek mümkün

WP_20160103_09_13_31_Pro

  • Diğer bir fotoğraf

WP_20160102_14_30_48_Pro

Burada gördüğünüz aracın adı “Jeep” evet aynen bildiğimiz eski köylerdeki Cip diye tabir edilen Cip bu fakat biraz daha büyük ve kullanışlı. İçerisi kişilerin kıç büyüklüğüne bağlı olarak 10-15 kişi arasında almakta. Jip’in iç kısmını anlat anlat bitiremem. Roman bile yazabilirsiniz bu konu hakkında. Burada bilmeniz gereken tek şey “Bayad”, anlamı “Ücreti gönderirmisin”. Binmeyi ve ücret vermeyi öğrendim fakat inmeyi henüz öğrenemedim ve bundan dolayı İngilizce kullanmak zorunda kaldım. Ayrıca pekte sevmedim açıkçası. Çok pis oluyorlar, ve şöförler  bizim Dudullu – Bostancı minibüsünden farksız. Ama bir özelliği dikkatimi çekti, insanların ayakta gitmesini engellemek için olsa gerek ( bunu düşündüler mi merak ediyorum aslında ) jipin boyu kısa ve ayakta yolcu alamıyor. Yani mecburen oturmak zorundasınız böylece doluluk olayını halletmiş oluyorlar. Bu jipler çok çeşitli ve bilmeyen birisi için anlamak neredeyse imkansız. Ben Kaleaan caddesinde kaldım, bu cadde çok uzun olduğundan dolayı birden fazla jip var ve bu jiplere ikinci bir sokağa göre binmeniz gerekmekte. Mesela benim ikinci sokağım Zapote idi.

KaleaanVideoda da görebileceğiniz gibi yolları Ümraniye yollarından iyi, asyada şaka maka yollar çok iyi. Burada dikkatli olmak lazım, iki kendini bilmez yolumu kesti ve benden para istediler. Tabi bende vermek istemedim haliyle. Biraz meşakkatli de olsa onlardan ayrılmayı becerebildim. Bundan dolayı turist olduğunuz sürece sadece burada değil her yerde yoğun sokaklardan şaşmayın.

Tatil Vakti Geldi

Tatil için seçtiğim bölge North İlocos diye geçen bir bölge, burada bir çok tatil şehri var. İsterseniz denize girebilir isterseniz şelalenin altında yüzebilir isterseniz de eski sokakları görebilirsiniz. Olabildiğince fotoğraf ve resimle anlatacağım ki eğer buralara gelemezseniz içinizde kalmasın. Görmüş gibi yapabilin diye her konudan bahsedeceğim, tabi resimlere de bakabilirsiniz sadece. İlk durağımız Vigan City ve çevresindeki tarihi yerler. Vigan şehir olarak oldukça eski tarihlere dayanıyor. Önceleri Çinliler buraya ticaret yapmaya gelirlermiş. Sonra da İspanyollar adam avlamaya gelmişler buraya. Şehrin en meşhur özelliği başbakan ( Ferdinand Marcos ) doğduğu yere yakının oluşu. Bundan dolayı nerede bir müze varsa onun adına yapılmış diyebiliriz. Fotoğraflarla anlatmaya başlayalım. Tricyle'dan bir görüntü

  • Gördüğünüz aracın adı tricycle(üç teker). Manila’da şehir içerisinde de kullanılan bu araç toplamda 4 kişi alabilmekte. Ana yola çıkamadığından dolayı sizi her yere götüremiyorlar. Ama çoğunlukla bunları kullanabiliyorsunuz. Fiyatları gidilecek yere göre ve görünüşünüze göre değişiyor. Örneğin bir defasında otobüs garına gidecekken 25 peso istedi. Halbuki 15 peso demişlerdi. Bu araç ile gün boyu gezdim ve toplamda 600-700 PH gibi bir ücret ödedim. Şimdi ise bu araçla ve rehberimizle gittiğimiz yerlere bakalım

 

            DSC_3689

  • Bantay Bell Tower, kule oldukça eski bir yapı(1590) ve eski tuğlalardan yapılmış yanında bir de kilisesi var.

 

            DSC_3694 DSC_3698

Şu anda ibadet edilen kısım yeniden yapılmış eski kilise arka tarafta ve düğün dernekler için kullanılıyor. Burada biraz zaman geçirdikten sonra çan kulesine çıkmaya başlıyoruz. Çan kulesinde ilgimi çeken sadece bir bölüm var aslında her çana farklı bir anlam yüklemeleri yani bir çan düğün haberi verirken diğeri ölüm haberi veriyor.

Çan Kulesi

Çan Kulesi

Kiliseyi de gördükten sonra bir durağa çömlek imalat atelyesine geçiyoruz. Burada aslında anlatacak pek bir şey yok. Gördüğünüz gibi ilk çömlek yapışımda bile harikalar yarattım diyebilirim.

IMG_6898Burada işimiz bittikten sonra , dokuma atelyelerine geçiyoruz. Burada oldukça güzel yatak örtüsü, yastık kılıfı falan bulabilirsiniz. Overlok makinesi ayağımıza geld…. Neyse şimdi o konuyu açmayalım. DSC_3737

Dokuma atelyesinde pek durmadan, gizli bahçeye geçtik. Çok gizli değildi açıkçası güzel restoranlar yapmışlar ve bizdeki karadeniz pidecilerinin duvarlarındaki gibi gelen herkesin fotoğrafını yapıştırmışlar. Coconut suyu fena sayılmaz.

DSC_3741

    • Bundan bahsediyorum

 

DSC_3749

Baluarte hayvanat bahçesi, kaplan, aslan gibi hayvanların yanında diğer yöresel hayvanlarda var. Keçi ve diğer tavuk horoz gibi hayvanlar özgür, onlar dışarıda yaşıyorlar. Burayı yaptıran kişi önemli bir senatör. İnsanların kullanımına sunmuş bedava herşey fakat içeride bir ton ürün satan kişi var. Tshirt ten terliğe hediyelik eşyaya kadar herşey var.

DSC_3782DSC_3779

DSC_3801

Son durağiımız Calle Crisologo Caddesi, bizim istiklal giti olmasa da buranın Odun Pazarı diyebiliriz. İspanyollardan kalma bir yapı ve akşamında çok güzel oluyor. Yabancılardan biraz olsun korunabilmiş bir yer en azından Avrupalı yabancılardan. Malezya’nın Penang şehrinde Old Town dedikleri yere çok benziyor fakat orada İngiliz stili var iken burası daha çok İspanyol stilinde diyebiliriz. Ayrıca Penang buraya göre daha fazla turist çeken bir yer. Burada çoğu hediyelik eşyayı ucuz fiyatlara bulabilirsiniz. Puro alabilirsiniz hediye olarak, diğer ülkelerin purolarına göre uygun fiyatta ve normal kalitede.

DSC_3814
DSC_0002

 

 

İkinci gün

İkinci gün Juan Luna House’a gitmeye karar verdik. Artık altımızda arabada olduğuna göre daha uzak yerlere gidebilirdik. Neyse bir sevdayla gittik ve kapalı olduğunu gördük. Bu arkadaş buraların en meşhur kişisi, ressam kendisi bir kaç fotoğrafı :

DSC_0072

Bir gün böyle bir kuyu açacağım. Nerede kuyu gördüysem içi para dolu.

DSC_0066
DSC_0059
DSC_0060

Burada bir süre dışarda dolandıktan sonra Marcos müzesine gittik, Marcos Manila Hava alanına Nino Aquinoy adının verilmesine neden olan suikastin gerçekleşmesini sağlayan kişi gözüyle bakılıyor. Bundan dolayı Ilocos haricinde pek seveni yok, buradakiler pek inanmıyorlar onun kötü biri olduğuna.

DSC_0078

DSC_0085

DSC_0079

DSC_0082

Paoay kilisesi, burası gezdiğim ikinci katolik kilisesi. Burası da ispanyollar tarafından yapılmış ve geçen yıllarda Papa Francis tarafından ziyaret edilmiş. Diğer kiliseye göre daha büyük ve daha ilgin.

DSC_0115

DSC_0114

DSC_0110

DSC_0090

DSC_0119

Malacañang of the north Burası ise Marcos’un malikanesi şu anda bizdeki Çırağan sarayı benzeri düğün dernek ve kutlamalarda kullanılıyor.

DSC_0126

DSC_0183

DSC_0168
Düğün hazırlıkları

DSC_0147

DSC_0148

Burada çöl olmadığından dolayı insanlar çöl var diye Sand Dunes diye bir yere gidiyorlar. Bende gittik, araçla sizi gezdiriyorlar falan ama tek kişi için çok pahalı geldiğinden binemedim 200 TL civarı olsa gerek. Genelde buraya grup olarak gelindiğinden dolayı kişi başına düşen miktar cazip geliyor bende öyle bir olay olmadı malesef.

DSC_0194

Burayı da gezdikten sonra İlocos Norte bölgesinde Pagudpod sahilinde kaldım.

DSC_0229

DSC_0228

DSC_0405

Taşköprü Sarımsağıymış

3. Gün

Artık denize girme zamanı geldi, bu kadar kuzeye gelmişken denize girmeden olmaz. Bunun için gidilecek yer Blue Lagoon muş fakat oranın da ismi değişmiş. Hannah sahili adıyla anılıyor artık. Zengin birisi sahili almış ve adını değiştirmiş. Araba ile geldiğinizde P300 Civarı bir para alıyorlar ( 20 TL ) . Suyu gayet güzel, buralar şu anda kış olduğundan dolayı tatile çıkan pek insan yok. Kış dediğime bakmayın denize girebilinecek kadar oluyor soğukluk ancak.

DSC_0233

DSC_0232

Burada öğle yemeğini de yedikten sonra Kabigan Şelalesine gittim. Bu gezideki en hoşuma giden yer burasıydı diyebilirim. Suyu tam olmuş, hani banyoya girersin bi sıcak bi soğuk ayarlarsın en sonunda harika karışımı bulursun ya bu su o su işte. Çok eğlenceli zaman geçirdim.

DSC_0448

DSC_0465

DSC_0474

DSC_0503

DSC_0551

DSC_0576

Son gün

Artık gezinin son gününe geldik. Erken saatte(akşam 7) Manila’ya otobüsüm olduğundan dolayı pek fazla yer gezemedik. Sadece rüzgar türbünleri ile bizdeki pamukkale traverterlerine benzeyen bir yere gittim.

DSC_0768

DSC_0781

DSC_0818

DSC_0871

Gezinin sonunu getirmiş oldum böylece. Tabi Manila’da bir süre daha kaldım. Genel olarak güzel bir geziydi sizinde gördüğünüz gibi. Bir dahaki gezimizde tekrar görüşmek üzere.

Seyahat ya Rasulallah – Evliya Çelebi

Çoklu Görev ( Multitasking ) ‘in gerçek zararları

Çoklu görev ( multitasking ) ’in problemli olduğunu daha önceden duymuşunuzdur, yeni çalışmalar gösteriyorki multitasking performansınızı yok ediyor hatta beyninize zarar veriyor. Stanford Üniversitesi’nin araştırması sonucunda vardığı kanı; Tek tek iş yapmak çoklu iş yapmaktan daha etkin. Araştırmaya göre bir çok yerden bilgi yüklemesi yapılan insanlar tek tek yapanlara nazaran konuya dikkat kesilmekte ve  hatırlamakta daha kötüler.

  • Özel Yetenek

Peki ya bazı insanlara multitasking bahşedilmişse ? Stanford üniversitesi insanları multitasking eğilimi, ve performanslarını etkileyeceğine dair inancı olanları gruplara ayırmışdır. Bulgulara göre – Multitasking’in performanslarını artırdığına inanan ve bunu yapanlar – aslında işi tek tek yapanlardan daha kötüler. Devamlı multitasking yapanlar daha kötüydüler çünkü fikirlerini toplamakta ve önemsiz fikirleri silmede  sıkıntı yaşadılar, ve bir işten diğerine geçerken tek tek yapanlara göre daha yavaştılar.
Multitasking etkinliği ve performansı düşürüyor çünkü beyin bir defada sadece bir yere odaklanabiliyor. Bir kerede iki işi birden yapmaya çalıştığında beyinin buna gücü yetmiyor.

  • Multitasking IQ’yu düşürüyor.

Sizi yavaşlatmasının yanında multitasking IQ’nuzu da düşürüyor. Londra Üniversitesinin araştırmasına göre; “Beyin ile yapılacak işleri multitasking şeklinde yapan kişilerin IQ skorları gecelemiş veya mariuana içmiş birisinin IQ seviyesine kadar inmektedir. “ Birden fazla iş yapan bir kişinin IQ seviyesi 15 puan düşerek 8 yaşındaki ortalama akılda bir çocuğun skoruna yaklaşır.
Öyleyse bir toplantı sırasında patronunuza mail yazarken 8 yaşında bir çocuğun sizin yerinize yazdığını düşünün.

  •      Multitaskinge bağlı beyin hasarı

Multitasging’in beyine etkisinin geçici olduğu süregelen bir düşünceydi, fakat yeni araştırmalar bunun tersini iddia etmekte. Sussex üniversitesindeki araştırmacılar, insanların bir çok cihazda geçirdikleri zamana bağlı olarak beyinlerini MR ile taradılar. Bu araştırmaya göre çoklu görev yapan kişilerin korteks yoğunluğu daha az çıkmıştır. Burası empati , beyinsel ve ruhsal kontrolün sağlandığı yerdir.

Multitasking’in beyine hasar verip vermediğini söylemek için daha fazla araştırma yapılması gerekmekle birlikte, multitasking’in negatif bir etkisi olduğu açıktır. Nörolog Kep Kee Loh, çalışmanın baş yazarı, bulgularını şöyle açıklıyor  “ Birçok cihazla anlık olarak uğraşmamız beyin yapısı seviyesinde değişikliğe neden olmaktadır, bunun ile ilgili algı oluşturmamız gerekmektedir.”

  • Multitasking’den öğrenilecekler,

Eğer multitasking probleminiz varsa, bu mutlu olunacak bir olay değildir, açıkçası bu sizi yavaşlatır ve yaptığınız işin kalitesini düşürür. Beyin hasarına neden olmasa bile, konsantrasyon, organizasyon, dikkat  sorununuz varsa bunları pohpohlayacaktır.

Toplantılarda ve diğer sosyal ortamlarda multitasking yapmak , kişisel ve sosyal ilgiyi azaltacaktır. Bunlar işte başarılı olmak için gerekli olan iki önemli etmendir. TalentSmart bir milyondan fazla kişiyi test etti ve %90’ı bu iki alanda(Kişisel ve Sosyal) başırılı çıktı. Eğer ki multitasking ön korteks lobunu ekiliyor ise ki bu da kişisel ve sosyal ilgi alanını kontrol eden bölgedir. Multitasking sizin bu alanda daha da kötüleşmenize neden olacaktır.

Öyleyse , her defasında multitasking’in sadece anlık performansınızı kötüleştirmediğini , ayrıca sizi ileride daha da başarısız hale getirecek önemli bir soruna neden olabileceğini düşünmelisiniz.

Travis Bradberry, Ph.D. 

Çeviren : Şahin Yanlık

Büyük Düşünmek için 5 Strateji

FastCompany.com ‘de yayınlanmıştır

Bir defasında bana şu çok önemli soruyu soran ürün yöneticisiyle konuşmuştum. “ Tüm zamanımı alıyormuş gibi görünen bu kadar küçük şeyin içerisinde büyük resimi düşündüğüme nasıl emin olabiliyordum  ? “

Nasıl geri adım atıp büyük resmi görebiliriz. İşte bunun için etkili bulduğum 5 strateji

  • Düşünmek için zaman ayırın

Çok açık gelebilir fakat bunu ne kadar nadir yaptığımıza inanamazsınız. Eğer sadece yapılacak listenizdekileri yapmaya devam ederseniz büyük resim hakkında hiç düşünemezsiniz. Her zaman acil birşey olacaktır.

  • Dostunuz olsun

Düşünmek için zaman ayırdığınızda bir bir duvara çarpacağınızı göreceksiniz. Oturup “Tamam … düşün .” Fikirler genelde sohbetler sırasında ortaya çıkar. Öyleyse başka birisini bulup fikir alışverişinde bulunmak oldukça önemlidir.

Eğer yönetici pozisyonundaysanız size rapor verebilecek birisiyle arkadaş olun, takım arkadaşları , genelde aralarında stratejileri hakkında konuşmazlar. Bu durumda size açılma fırsatı bulurlar. Bu egzersiz ile takım arkadaşlarınız birlikte vardığınız sonuca sahipleneceklerdir sizde odaklanmış olacaksınız böylece.
Alternatif olarak yazarak kendinizle arkadaşlık kurabilirsiniz. Kendinize büyük sorular sorup cevaplarını yazınız. Bilgisayarımla uzun dönem stratejik ve üretici diyaloglar kurduğum oldu. Bunları basit bir şekilde soru cevap halinde yapıyordum.

  • Özel olarak konu seçin

Büyük resmi küçük hedeflere parçalamak daha uygulanabilir olacaktır. Eğer ürününüzü yeniden dizayn etmek istiyorsanız, küçük parçalara ayırıp belirli zamanlar vermeniz daha iyi olacaktır. Örneğin ; Önümüzdeki 2 yıl için ürün yol haritası taslağı kurmak istiyorum. Gibi hiyerarşi temaları kurmak gerekmektedir.
Büyük sorular sorulmaya değer fakat yapılamayacak ve üstesinden gelinemeyecek şekilde bir çerçeveye konulmamalıdır. Eğer öyle ise onları daha küçük parçalar bölüp yapılabilir hale getirmek gerekir. Bir problem ve birkaç çözüm bulun.
Örneğin : Bana rapor veren grafikerlere nasıl yardımcı olayım ki daha etkin çalışsınlar. Cevap : Mentorship programı oluştur veya kritiğini yap
İlk atılacak adımı belirle
Eğer büyük bir fikrim olsaydı ilk adımı atmıyorsam genelde ötelemeye çalışırım. Eğer yeni bir ürünün yol haritasını çizmek istersem öncelikle daha önceki projelerde hazırladığım google docs, astana projelerine bakarım. Sonra onları okurum. Sonra potansiyel özellikleri bir tema haline getiririm. Sonra Önerimin yapılabilir ve dinleyiciler önünde sunulabilir olduğuna emin olurum. Sonra bir zaman ve yer ayarlayıp fikirlerimi iyi bir şekilde dinleyicilerle paylaşırım bu şekilde yapacağımız işi güzel bir şekilde yapılandırmamıza destek almış olurum.

  • Genel Fikirler

Öncelikle düşünme sürecime şöyle başlarım : “ Fikirlerimi en iyi nasıl ifade edebilirim”. Büyük düşünmenin en iyi getirisi, sizi konfor alanınızdan, günlük rutinlerinizden çıkarmasıdır.

  • Büyük düşünmeye başlamak için bir kaç fikir şu şekildedir;

Öngörüş : Siz hedefinize ulaştığınızda dünya ne durumda olacak. Oraya ulaşmak için gerekli adımlar istenilen sonuc hayal edildiğinde çok daha açık olacaktır.

“Aptal cevap “ : Bazen yeni bir (harika) ürüne baktığımda şöyle düşünüyorum ; Yıllarca başkalarının bu problemi çözmeleri için o kadar uğraşmış daha kompleks çözümler geliştirmeye çalışmış olmasına rağmen. “       Tabiki, çok net, başka nasıl olabilir ki ? “ diyorum. Başkasının sizi zorlayan bir problemi nasıl çözebileceğini düşünün. Belki bu düşündüğünüzden daha açıktır.
Kahramanların tavsiyeleri : Tarihte hayranı olduğunuz kişilerle bir odada kaldığınızı düşünün. Her birine probleme nasıl yaklaşacağını sorun.
Varsayımları silin : Siz ve takım arkadaşlarınız problem hakkında ne gibi varsayımlar yapıyorlar ? Her bir varsayım için kendinize şunu sorun : Bu varsayımı silersek ne olur ? Varsayımları silmek aklınızdaki karışıklığı azaltacak ve büyük resmi göreceksiniz.
Özgün bakış açınız : Her takımın olayların çözümüne dair özgün bir bakış açısı vardır. Sizin takımınız problemi çözerken hangi gözlüğü kullanıyor ?
Örneğin : Paul Buccheit google’da yeni bir mail servisi inşa etmek istediğinde, şunu düşündü. Google’un özgün bakışı nedir ? Google’un(arama) eski bir probleme(email) bakışı yeni bir ürün doğurdu ( Gmail)
Amacınızı belirledikten sonra, bir planla gelip, ilk adımını atıp, fikirlerinizi genelledikten sonra artık kendinize karşı dürüst olmanız gerekmektedir.

Problemleri ele alabileceğiniz büyük imkanlar nelerdir ? Büyük düşünmek beyin fırtınasıyla birbirinden farklı fikirler çıkarmaya yarar. Son e en önemli bölümü ise şudur; bu farklı fikirlerden bir tane gerçek fikir elde etmek. Hangi seçeneklerin daha yapılabilir olduğuna dair gerçekçi olun, ardından adım atın. Bu çakışma safhası oluyor.

Yaptıkça, düzenli olarak büyük fotoğrafı düşünün, daha iyi fikirleri ışıtması için, ve küçük adımları yapıp doğru yolda devam ettiğinize dair bir geri dönüş sağlayıp kendinize güvenmenizi sağlar.

Kayıp Sembol – Dan Brown

Kayıp-Sembol-Dan-Brown

Daha önce Dan Brown’ ın birkaç kitabını okumuştum. Bu kitabı da diğerlerin benziyor su gibi akıp geçiyor ama terkos suyu gibi tat hissetmiyorsunuz. Bir adam birşeyler buluyor ardından koşturuyor başka birşeyler buluyor sizde saf saf bakıyorsunuz. İlk başları heyecanlı başladı fakat sonlara doğru oldukça sıktı, bir yerlerden bir yerlere adamlar gidiyor birileri ölüyor falan.

 

Tavsiye etmiyorum. Boşuna zamanınızı harcamayın.