Kumların Kadını – Kobo Abe

Daha önce Kobo Abe’nin hiç bir kitabını okumamıştım. Bu kitabı en meşur olanı. Kitap bir öğretmenin nasıl hapsolduğunu ve bu hapisliğinin en sonunda nasıl hapisliğinin devamını istediğini anlatmakta. Abe farklı bir dünya kurguluyor ve bu dünyada insanlar sürekli çalışmak ve çok az ile yetinmek zorunda kalıyor. Bir çeşit hapis hayatı. Kahramanımız bu hapse bir türlü çekiliyor ve ne kadar çıkmaya çalışsa da sonunda hiç bir etkinlik gösteremiyor. Fakat zamanla olaylara bakışı değişiyor. Bulunduğu yeri güzelleştirmeye çalışıyor ve daha sonra her insanın düşeceği bir ikileme düşüyor. Unutulduğu ve etki edemeyeceği bir dünya mı yoksa etkisinin bariz olduğu ve başkalarını da etkileyebileceği bir hapis mi?

Prens – Machiavelli

Machiavelli bu kitabı 1513 yılında tamamlamış. Kitaptaki amaç bir prens nasıl olmalıdır sorusuna cevap vermek. Kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Hiç bir sayfasında burası çok da önemli değil diyemiyorsunuz. Her sayfasında size bir bilgi günümüze bir ışık tutabiliyor. Bazı yerlerde yanıldığını söyleyebilirim. Örneğin bir yerde aksiyon almanın devletler için her zaman aksiyon almamaktan iyi olacağını söylemiştir. Fakat yine de çoğu bölümde öyle tespitler yapmış ki beni hayretler içerisinde bıraktı. Bunlara birkaç örnek verecek olursak: Bir yeri fetheden prensin orayı silahsızlandırması ve daha kadınsılaştırması gerektiğini, silahların sadece eski devletindeki kişilerde olması gerektiğinden bahsetmiştir. Şu anda Japonya’da olan tam olarak bu diyebiliriz. Şöyle bir çıkarımı daha bulunmaktadır: “Önceki devletten hoşnut olan, bu yüzden de ona düşman olan kişilerin dostluğunu kazanması, önceki devletten hoşnut olmadıkları için onunla dost olan ve devleti işgal etmesine destek veren kişilerin dostluğunu kazanmasından çok daha kolaydır”. Bu oldukça derin bir analizdir. Acaba Osmanlı İstanbul’u aldığından böyle bir problem ile karşılaştı mı?. Bir diğer uyarı ise günümüz Türkiye’sine dair. Suriyenin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu ile birlikte operasyon yapmaktayız. Bunun doğru olmadığını, çünkü bu insanları kontrol etmek daha zor olacaktır.

Kitabı okumanızı öneririm.

Frankestein – Mary Shelley

Frankestein ailesi Cenevre civarında yaşamaktadır. Bu ailenin bir ferdi olan Victor yeni bir canlı yaratmak için çok uğraşır. Bir yolunu bulur ve en sonunda aslında herkesin Frankestein olarak bildiği canlıyı yaratır. Bir yolunu bulur ve bir canavar yaratır. Sonrasında buna bakmaya bile iğrenir. En sonunda kapısını açar ve canavarın dışarı çıkmasına olanak tanır. Gel zaman git zaman ailesinden bir haber alır, artık Genevreye geri gelmesini istmeektediler. Geri döndüğünde ise evde bir matem havası vardır. Evin en küçük çocuğu William kaybolmuştu. Bir süre aradılar ve bir gün sonra cansız bedenine ulaştılar. Hemen sonrasında kimin yaptığını da öğrendiler. Evin hizmetlisinin üzerinden dün Victor’un bir yakını olan Elizabeth’in William’a verdiği madalyon çıkmıştır. Kız ne kadar ben yapmadım dediyse de başka biri şüpheli olarak görülmediğinden tüm şüpheler ona kaldı ve çok yakın bir zamanda da idam edildi. Fakat ne Victor ne de Elizabeth buna inanmıyorlardı. Bu hizmetli ile çok uzun zamandır çalışmışlardı ve kendisini hep çok iyi birisi olarak görmüşlerdi. İdamdan bir gün önce hapishaneye kızı görmeye gittiler. Kız yine de yapmadığını tekrarladı ve onlardan af diledi. Tabi Frankestein ailesinin yapabileceği birşey yoktu.

Sonrasında Victor bunun nedenini öğrenmeye çalıştı en sonunda kendi yarattığı canavarın çocuğu öldürdüğünü öğrendi.

Canavarın hayatındaki gelişmeler ise şöyleydi; Canar evden ayrıldıktan sonra nereye gideceğini bilememişti. Çok büyük bir bunalımla karşı karşıyaydı. Bir süre birilerine yardım etmeye çalıştıysa da sürekli yanlış anlaşılmış ve her zaman kovalanmıştı. Bu kovalamaların sonunda kendisine kalabileceği bir yer buldu. Burası bir eve bitişik, kapalı bir yerdi. Kendince bir kapı yapmış ve sadece geceleri dışarı çıkacak şekilde yaşamaya başlamıştı. Gün içinde içerideki Yaşlı adamın, genç çocuğun ve kızın yaşamlarını izliyordu. Bu o kadar hoşuna gitti ki tüm insani duyguları burada öğrendi diyebiliriz. Okumayı da burada öğrendi. İhtiyarın kör olduğunu anlayınca tüm hazırlıklarını yapıp karşısına dikildi. İhtiyara hayatıyla alakalı sorular sormaya insanların neden kendisini beğenmediğini anlatmaya çalıştı. Tam canavar kılıklı olduğunu söyleyecekken ihtiyarın genç torunu geldi ve dedesinden ayrılmasını söyledi, tabi bu korkuyla Frankestein hemen oradan ayrıldı. Ertesi gün olduğunda aile korkudan orada duramamış ve ayrılmıştı. Canavar onu bu dünyaya getiren yaratıcısına çok kızgındı ve bu kızgınlığını gidip yaratıcısının kardeşinden aldı.

Victor ile Canavarın karşılaşmaları William’ın ölümünden sonra Victor’un histeri ataklarının olduğu döneme denk geldi. Victor sürekli yarattığı canavarı aradı ve en sonunda onu çok soğuk bir yerde buldu. Canavar hikayesini anlattı ve haklılık vurgusu yaptı. Tabi Victor hala kızgındı bir açık bulsa hemen öldürmeyi düşünüyordu fakat canavar da oldukça güçlüydü bundan da korkuyordu. Canvar Victor’dan kendisine bir eş yaratmasını istedi. Böylece eşi ile İnsanların olmadığı bir yerde yaşacaktı. Victor en sonunda emin olmadığını söyleyerek olayı kapattı. Sonra düşününce bunun fena bir fikir olmadığına karar verdi. Bunu Cenevre’de babasının yanında yapamazdı. Bundan dolayı İngiltereye gitmeye karar verdi. İngiltereye tek başına göndermediler ve yanında birisi ile birlikte göndermek istediler. O da tamam demek durumunda kaldı. İngiltereye gittiklerinde arkadaşı Hindistan üzerine bilgi edinmeye çalıştığından onun ile anlaşma yaptılar. Herkes bir süreliğine kendi yoluna gitti. Sonrasında Victor canavarı yapmamaya bu dünyaya ikinci bir canavar getirmemeye karar verdi. Bundan dolayı hemen ordan ayrılmak istedi. Fakat o an canvarı gördü ve canavar bunu yanına koymayacağını ve Victor’un evleneceği gece oraya geleceğini söyledi. Sonrasında Victor kovaladı en sonunda bir kayıkta buldu kendini sonra orada uyuya kaldı ve en sonunda bir yerlerde kenara yanaşabildi. Burada hiç iyi karşılanmadı. En sonunda birlikte buraya geldiği arkadaşının da öldürüldüğünü öğrendi. Öldüren bu tekne ile geldiğinden suç Victor’un üzerine kaldı. Bir süre uğraştı bu suçu üzerinden atabilmek için ama atabildi. Sonrasında yine Genevre’ye geri döndü. Elizabeth ile evleneceği güne az kalmıştı. Artık beklemekten başka bir şey yapamazdı. Sonrasında evlenceği gün canavar Elizabeth’i de öldürdü. Sonrasında Victor tüm dünyayı canavarın peşinden dolaştı. En sonunda onu bulur gibi oldu fakat yine elinden kaçırdı çok yorulmuştu. Bir gemide öldü. Canavar gemiye geldi ve artık kimse ile işi olmadığını ve daha insanların dünyasına gelmeyeceğini bildiridi.

Bence hikaye fena değil, oldukça akıcı fakat daha derinlemesine tesbitler beklerdim. Böyle bir konuda çok da fazla bir felsefi konulara değinilmemiş. Yine de yazarın 1800’lü yıllarda böyle böyle bir kitap yazabilmesi oldukça etkileyici. Okumanızı öneririm.

Cehennem – Eileen Myles

Açıkçası kitaptan beklentim yüksekti. İyi bir şairmiş. Fakat iyi bir roman yazamamış bence. Çeviriden de kaynaklanabilir diye düşünüyorum çok kopuk bir hikayesi var. Bir kızın hayat evreleri arasındaki gitgeli anlatıyor. Fakat normal bir paragrafta başka bir yere atıf yapıyor ve orası boşluk. Bir türlü ne olayın etrafına ne de içerisine kendimi koyabildim. Bundan dolayı yarıda bıraktım.

İyilik Güzellik – Ece Temelkuran

Ece Temelkuran’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitap dergilerde yazdığı makalelerden oluşuyor. Genel olarak Ece Temelkuran’ın nasıl bir kişilik olduğunu çıkarabiliyorsunuz. Özellikle “Şahsi bir mesele. Ne yaptı sana bu devlet?” yazısını çok beğendim. Devlet neden bireye indirgenip kızılır güzel açıklamış. Bazı yerlerde devletin üzerine fazla gittiğini, olur olmaz bazı şeyler için devleti suçladığını düşünsemde bence okunması gereken bir kitap. Ayrıca bu şekilde dergilere yazılmış makalelerin toplandığı bir kitabı okumayı sevebildiğimi öğrendim.

Hippi – Paulo Coelho

Paulo Coelho’nun daha önceden çok kitabını okumama rağmen bir süredir okumamıştım. Bu kitabo da eşim hediye etti. Bu aralar eşimin hediyelerinden gidiyorum.

Bu romanda olay sizin de tahmin edebileceğiniz gibi hippi kültürü üzerine. Hikaye Komunizmin dünyayı kasıp kavurduğu vakitlerde geçiyor. Paulo Brezilyalı bir genç ve Yugoslavyalı bir kadın kız arkadaşı var. Bu arkaşı kendisinden ne kadar büyük olsa da Paulo onu gibi deli gibi sevimektedir. Maçu Piçu’ya gitmeye çalışmaktayken polis bunları hapise atar, çünkü uyuşturucu kaçakçısı olduğunu düşünmektedirler. Bir süre sonra polis Paulo ve kız arkadaşını serbest bıraktı. Sonrasında da kız Paulo’dan ayrıldı. Paulo avrupaya gömeye çalışırken Amsterdam’da Karla ile tanıştı. Karla ise kendini bulmaya çalışan bir kız. Bunun için de Nepal Katmandu’ya gitmek istiyor. Fakat yanında birisi ile gitmek istediğinden dolayı hemen gördüğü ilk yabancı ve hippi kılıklı adama yani Paulo’ya yamandı. Paulo’da anlamasa da kızla birlikte gitmeye karar verdi.  Yollarda başkaları da bu otobüse katıldı. Otobüs bazen problemler ile karşılaştı ve en sonunda İstanbul’a geldiler. Burada Paulo sufizm’e ilgi duydu. Bundan dolayı Karla’dan ayrıldı. Bir sene İstanbulda kaldı.

Bu anlattığım hikayedeki Paulo gerçek Paulo Coelho.

Hikayenin geneli böyle basit bir hikaye üzerine kurulu, bazı anlarda hüzünlensem de genel olarak çok beğendiğimi söyleyemem. Beni üzerine düşündüremedi.

Olağanüstü bir gece – Stefan Sweig

Canistan sonrasında yine bir çeviri kitap okumak istedim. Bu kitap da eşimin hediyesi. Kitabın kahramani Baron Frederich Michel. Bir gecede insan hayatının nasıl değişebileceği üzerine yazılmış bir kitap. Baron zengin olması ve rütbesi nedeniyle hep yüksek sosyete ile haşır neşir olmuş birisidir. Fakat 36 yaşlarında iken bundan aşırı derecede sıkılır ve hayatının ne kadar anlamsız olduğunu fark eder. Çalışmasına gerek yoktur, para ile derdi yoktur. Bu anlamsızlığı yenebilmek için her gün olduğu gibi o gün de dışarı çıkar ve hipodroma gitme isteği duyar. Hipodromda oturur ve insanları seyrederken arkadan tüm canlılığıyla bir kadın güler, eğlenir ve etrafa neşe saçar. İçten içe kadını görmek ister Baron fakat bunu yapmaktan da çekinir. Dayanamaz ve bir süre sonra yerinden kalkıp kadını görür ve kadınla göz göze gelirler. İlişkilerinde en fazla bu anı sever. Kadın da arada bir onu yoklar. Sonrasında koltukların aşağısından şişmanca bir adam kadını çağırır. Baron’un tüm heyecanı kaçmıştır. Böyle bir kadına kur yapmak içinden gelmez. Fakat kadın öyle bir bakar ve onu heyecanlandırır ki Baron dayanamaz ve kadının yanına gitmek ister. Fakat o hengamede ayakta durmak zor olduğundan birden kadının kocası ile çarpışırlar. Kadının kocasının kuponları yere düşer ve adam bir heyecanla hepsini toplamaya çalışır. Fakat Baron bir hınzırlık yapıp bir tanesinin üzerine basar adam ne kadar arasa da bulamaz. Sonrasında karı koca oradan ayrılırlar. Elinde kupon ile yarışı izlemeye başlar ve bilete 20 Kron çıkar. O an Baronun aklına hırsız olduğu fikri düşer ve inanılmaz derecede rahatsız olur. Gidip adama diyemez biletinizi çaldım diye, parayı harcayamaz da. Tekrar hipodroma girer ve birbirine tüyo veren insanları dinler. En kötü atı bulur ve tüm parayı ona basar ne de olsa kaybetmek istiyor. Sonrasında tekrar koltuğuna oturur. Ama şans bu ya yine kazanır. Bu defa 600 Kron sahibi olur. Bir süre sonra bu hırsızlığın kendisine üzüntü değil aslında bir hayat gayesi, neşe verdiğini anlar ve bu düşkünlükten zevk almaya başlar. Bundan dolayı başka düşkünlükleri de görmek ister. Şehir merkezine, basit insanların, fakir insanların olduğu yerlere gitmek ister. Gittiğinde bir festivale katılır ve ne kadar neşeli olduklarını düşünür. Bir masada mutlu bir grup vardır. İnsanlar her ne kadar birbirlerini tanımasalar da çok iyi bir şekilde anlaşabilmektedirler. Baron da masaya oturur, fakat herkes bir anda sessizleşir. Bunun üzerine Baron kalkar ve hayatt neyi olursa olsun insanların iyiliğine katkı sağlayamayacağına karar verir. Birşeyleri değiştireceğine olan inancı sona ermiştir. Tam eve dönmek üzereyken, en azından o geceyi de düşkünler gibi geçirmek ister. Bir zaman sonra orospular sokaklara iner ve bir tanesi Baron’a bakar. Baron o kadar sevinir ki birisinin kendisi ile ilgilendiğine ve kendisinin bir hayalet olmadığına hemen arkasından gider. Kız bunu ormanın derinlinlerine kadar peşinden sürükler. Sonrasında ise elini tutar, Baron bu anlar için hayatında hiç bir kadına bu kadar aşkla dokunmadığından bahseder. Kadına bir kaç kron verir. Sonrasında kadının pezevenkleri gelir. Bunlar Baron’dan para koparmak için onu bekçilere teslim etmek ile tehdit ederler. Baron da zaten batmıştır batacağı kadar. Sokağın başındaki bekçiye yaklaştıklarında adamlar korkarlar. Fakat Baron daha derinlemesine batmak istemektedir. Adamlara ağlamaklı bir sesle lütfen beni daha iler göndermeyin, eğer benim böyle birşey yaptığım öğrenilirse intihar ederim lütfen şu 100 kron’u alın der. Adamlar anlayamazlar, halbuki istese hiç birşey vermeden gidebilir. Fakat baron en sonunda 200 Kron vererek onlara teşekkür edip ayrılır. Herkes mutludur. Bu mutluluğu, insanları mutlu edebilme olasılığını çok sever Baron, o gün her gittiği yere çokça para verir ve 600 Kron’u insanlara dağıtarak bitirir. Hatta baloncunun balonlarını alıp havaya bırakmışlığı da vardır.

 

Güzel bir kitap. Her sayfasında farklı duygular bırakıyor.

Canistan – Yusuf Atılgan

Bu kitap eşimin hediyesi. Bir günde bitebilecek kısa bir hikaye. Tolstoy’un bir hikayesini okuduktan sonra bunu okumak bana çok da birşey katmadı açıkçası. Betimlemeler, hikaye biraz sönük kalıyor.

Hikaye üç bölümden oluşuyor. Selim’in eşkiya olduğu bölüm ile başlıyor. Sonrasında çocukluğu ve en son ölümünden bahsediliyor. Selim’in babası o küçükken ölmüş ve annesi de Osman Tokuç’un yanında ev işlerine bakan bir kadın olarak başlamıştır. Osman Tokuç zengin bir adam ve Ali diye oğlu var. Gel zaman git zaman Ali ve Selim çok iyi arkadaş olurlar. Selim biraz alıngan bir çocuk, 15 yaşlarındayken aralarında bir anlaşmazlık çıkar ve Selim evi terkeder, sonrasında başka bir yerde çalışmaya başlar. Orada da çiftlik sahibinin oğlunun burnuna yumruk indirir yine kaçar. 16-17 yaşlarına geldiğinde dul bir kadının yanında çalışmaya başlar. Sonra onun ile ilişkiye girer ve evlenirler. Bu evlilik bir süre sonra doğumda eşinin bebeğinin ölmesi ve sonrasında da eşinin ölmesiyle son bulur. Selim dayanamaz ve bir süre yerel askeri birliğe katılır. O zamanlar tam birinci dünya savaşı sıraları, Selim’i tekrar askere çağırırlar. Yolda kışlaya götürlürken arkadaşı ile birlikte trenden atlarlar ve 2 sene boyunca eşkıyalık ederek milletten para toplarlar. En son geldikleri ev ise Ali’nin evi. Tabi Selim Aliyi tanır fakat Ali ilk görüşte tanıyamamıştır. Selim kendini tanıtınca Ali çok sevinir. Fakat bu sevinç çok sürmez. Selim eskiden olan husumetlerinden mi yoksa gerçekten eşkıyalık yapma isteğinden mi bilinmez. Aliye çok acı çektirir, karnına kızmış yağ döker. Sonrasında evden ayrılınca ne yaptığının farkına varır. O gece ölmesi gerektiğini düşünür. Bunu da Yunan birliklerine saldırarak gerçekleştirir. 4 kişiyi öldürür ve iki de yaralı vardır. Tabi Selim de ölür, Ali de sabahına ölür. Fakat Selim’in haydutluk yapan arkadaşı bunları unutup sevdiği kadının yanına gider ve sevişirler. Burada yazar hayatta görüşlerin ne kadar değişken olabileceği, değerlerin insan yolunu ne kadar değiştireceğini göstermiştir.

 

Sergi Baba – Tolstoy

Bu hikaye Tolstoy’un ilklerinden. Sergi baba önceleri her ne kadar dindar olmasa da nişanlısının kendi komutanı ile ilişkisini öğrendikten sonra keşiş gibi yaşamaya karar veriyor.  Bu süreç boyunca kendisini dine adıyor ve oldukça yüksek mevkilere çıkıyor. Bundan dolayı kendisini daha iyi yerlere gönderiyorlar. Bunu Sergei baba istemese de yapıyorlar. Kendisi oldukça yakışıklı olan Sergi’yi herkes çok seviyor ve gittikçe yüceltiyorlar. Ta ki bir gün genç bir kıza dokunana kadar. Sergi kendisini böyle bir şeyden ne kadar uzak durursa dursun bu gibi dine aykırı gördüğü olaylar hep karşısına çıkıyor ve onu test ediyordu. Genç kızın başkalarına bunu söylemesinden çok korku ve uzaklaştı bulunduğu yerden. Bunu kendisine yakıştıramadı. Daha sakin yaşayabileceği bir yer istiyor ve artık Tanrı’ya inanmıyordu. Fakat bir gece uykusunda Paşenka’yı gördü. Paşenkayla bir defa çocukluğunda dalga geçmişler ve ağlatmışardı. Sonrasında keşiş olmadan görmüştü onu evlendiği adam tüm parasını bitirmişti. Her ikisi de yaşlanmışlardı elbette. Geçen bu yılları nasıl yaşadıklarını anlattılar birbirlerine. Sergi Baba sürekli bir o kiliseden diğerine gitmişti. Paşenka ise, aslında adamın çok da kötü bir yanı olmasa da ilişkilerini sürdürememişti. Sonrasında kocası bırakıp gitmiş. Kadının iki çocuğu olmuş ve bunlardan bir tanesi ölmüş. Diğeri ise büyümüş ve evlenmiş. Şu anda onun da çocukları var. Fakat kızının eşi psikolojisi pek yerinde değil. Bundan dolayı kadın ikisine de sürekli arabuluculuk etmek zorundaydı. Torunları da keza çok yaramaz olduğundan kadın sürekli onlarla da ilgileniyordu. Ayrıca Sergi’ye de yemeğe kalması için baskı yapıyordu. Bu olayları gözledikten sonra Sergi baba tam olarak şöyle düşündü; “İşte düşümün anlamı buydu. Benim olmam gereken ama olamadığım Paşenka’ydı. Tanrı bahanesiyle insanlar için yaşadım, o ise insanlar için yaşadığını düşleyerek Tandı için yaşıyor.  Evet, bir tek eylem: Ödül düşüncesi olmaksızın verilen bir tas su, benim insanlar için yaptığım her şeyden daha değerli.” dedi ve oradan ayrıldı. Sergi baba bundan sonraki hayatının sonuna kadar insanlara yardım için uğraştı, kimliksiz bir şekilde yakalanınca Sibirya’ya sürüldü ve o yine de insanlara yardımı bırakmadı.

 

 

Japonya Gezisi

Bu yazıda Japonya’da yaşadığım 17 günü anlatacağım. Öncelikle Japonya’ya hayran kalmamak elde değil. Bu gezi özel nedenlerden dolayı oldu. Nişanlımın ailesini görmeye gittim. Bu gezi boyunca Tokyo ve Hiroşimayı ve buradaki yaşamları anlatacağım. Malezya’da işimden ayrıldıktan sonra 12 Ocakta Japonya’nın Haneda hava alanına Airasia x ile yolculuk yaptım. Airasia x çok eski bir uçaktı, uçak içerisinde zaman geçireceğiniz bir ekran bulunmuyor. Ucuz olmasından dolayı pek umursamadım. Normalde Japonya uçakları diğer bölgelere göre daha pahalı. Örneğin yakın sürelerde (4-6 saat) Hindistanın güneyine gidebilirsiniz. Ücreti ise belki yarısı kadar olur.  Yine de Airasia X, ANA veya JAP Air’e göre daha ucuz. Bu yolculuk için tek yön 700 Lira civarında bir para verdim. 15 KG bagaj için de yine 150 lira civarında bir para verdim. Eğer bagajınız yoksa kesin Airasia’yı seçin derim. İndiğinizde artık apayrı bir dünyadasınız. Girişte biraz tedirgin olabilirsiniz. Çok uzun bir kuyruk ve herkes ülkeye girmeye çalışıyor. Normalde uçakta doldurulması için 2 tane belge veriyorlar. Kendi vatandaşları da bu belgeleri dolduruyorlar. Bunlardan bir tanesi nerede kalacağınıza dair diğer ise pasaport kontrolü yapıldıktan sonra isteniyor. Size ne iş yaptığınız amacınızı vs. soruyorlar. Ben yazılım uzmanı olarak gittim. Benden kartımı sordular. Pasaportumda bulunan vizeyi gösterdim anca öyle kabul ettiler. Gideceğiniz yeri vs önceden ayarlamanız gerekmekte. Buradan geçtikten sonra artık özgürsünüz. 17 günlük gezim sırasında hiç kimse pasaport kontrolü yapmadı. Pasaportu hep evde bıraktım. Ben genelde gündüzleri gezdim akşamları bazı restoranlara gittim o kadar. Club gibi yerlere gitmedim. Yakınlarında bulundum fakat içeriye girmedim.

  • Metro haritası nasıl okunmalıdır

Japonya’da en önemli şeylerden birisi metro haritasının okunması.

img_1583  Köstebek yuvası gibi görünse de aslında hepsinin bir kalıbı var. Metro , JR(Japan Railway), Toubu, Toei hatları  bulunmakta. Ben en fazla Metro’yu kullandım ve genelde 600 yen’e günlük aldım. Japon’ya diğer gezdiğim ülkelere nazaran çok daha pahalı. 600 yen 20 TL civarında yapıyor. En ucuz gideceğiniz yer 160 Yen, bir iki yere giderseniz zaten 600 Yen’i geçiyor. Hatlardan bahsedersek Japonca’nın altında ingilizceleri yazıyor. Her durakta ingilizce anons yapılıyor. Tokyo içerisinde gideceğiniz her yere rahatlıkla gidebilirsiniz. Hatlardan geçişlere dikkat etmeniz yeterli. İstanbul metrosuna göre çok karmaşık olduğundan belki başlangıçta biraz zorluk yaşayabilirsiniz. Metro genelde çok yoğun oluyor. Ama 14B kadar değil. İçeride insanlar birbirlerine saygı gösteriyor. Tabi herkesin yüzü düşmüş her büyük şehirde olduğu gibi. Ölü sessizliği ve herkes kendi işine bakıyor. İlk geldiğimde sarhoş bir grup metroya binerken bir kızın bacağı arada kaldı gülüştüler falan insanlar hep anlayışlı davrandı. Girerken sağlı sollu beklemeniz lazım. Böylece inecekler düzenli bir şekilde çıkıyor ve sizde düzenli bir şekilde giriyorsunuz. Aksi halde kaos çıkabilir. Herkesin kodlarında var sanki şimdiye kadar hiç şaşmadı. Bu her yerde geçerli, kırmızı ışıklarda araba olmasa da beklemek lazım. Her yerde kurallar var. Fakat bu insanları, çevreyi ve gelirlerini pozitif yönde etkilemiş. Örneğin daha önce Singapur’a gittiyseniz küçük bir mağazalar şehri ve hiç bir ruhu yok. Fakat Tokyo’nun teknolojik bir ruhu var. Gün geçtikçe teknolojiye her yerde ulaşılsa bile Tokyo bunların kaynağı diyebiliriz. İlerleyen bölümlerde nereden elektronik eşya alınır bunun ile ilgili de bilgi vereceğim. Gideceğiniz yere sadece bir vesait ile gidemeyebilirsiniz. Bundan dolayı günlük Metro bileti almanızı tavsiye edecebilirim. Bu haritada kalın çizgiler ile çizilen hat Metro hattı. Duraklarına bakıp inceleyebilirsiniz. Metro için günlük bilet aldığınızda bu kart ile JR hattına kullanamazsınız.

  • Yemekler

Japonya’ya gelmeden önce Türkiye’de suşi veya diğer japon yemeklerinden tadarsanız en azından biraz aşinalığınız olur. Japonya’da Tokyo haricinde Türk yemekleri bulmak oldukça zor. Hatta tamamen helal yemek bulmakta zor. Udon restoranları bazen domuz eti kullanmıyorlar. Fakat ramen yiyecek olursanız bu restoranlar genelde domuz eti kullanıyorlarlar. Sushi yerseniz en iyisi, hatta bazı restoranlar sadece soba satıyorlar. 

 

 

 

 

 

 

Orta seviye bir akşam yemeği yukarıda gördüğünüz gibi oluyor. Burası deniz ürünleri satan bir yer. Deniz ürünleri bizdeki gibi çoğunluk balıktan oluşmuyor. Hatta az bir bölümü balıktan oluşuyor. Diğer kalanlar ise kabuklu ürünler. Yukarıdaki restoran deniz ürünleri ile meşur bir yer. Küçük fakat çok yoğun. Sağ tarafta ise somon, tuna vs. balıklar satılıyor.

 

 

 

 

 

 

Yukarıda bulunan yerin adı Tsukiji balık hali. Aslında buradaki her restoran halde bulunan çalışanlara yönelik, erkenden açıp erken kapatıyorlar. Burayı görmek istiyorsanız çok erken saatlerde gitmeniz lazım. Ben biraz geç kaldığımdan dolayı halde bulunan balıklardan çoğunu göremedim. Fakat taze balıklar ile karnımı doyurabildim. Yine de kapanmamış bazı balıkçılar vardı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ürünler pahalı gibi görünse de Japon kültüründe balık en önemli yiyecek bundan dolayı yemeğe fazladan para ayırmaktan geri durmuyorlar.

Bu ise benim öğle yemeğim. Tuna balığı, balık yumurtası ve deniz kestanesi. Türk damak tadına baya baya uzak aslında. Bunun ile ilgili bir anımı aktarayım. Tokyo’da Tokyo Cami adında Diyanet işlerine bağlı bir cami bulunmakta. Cuma günü için buraya gittiğimde yolda bir Pakistanlı çift ile tanıştım. Hayatlarının uzun bir süresini Amerika’da geçirmişler. Bana iki gündür aç gezdiklerini sadece ekmek ile yağ yiyebildiklerini söylediler. Bunun ile ilgili yine önceden arkadaşlar ile konuştuğumda Tailand için aynı şeyi söylemişlerdi, aç döndük diye veryansın etmişlerdi. Evet Asya ülkelerinde yemek kültürü batı gibi değil. Böyle yemekler yemek istemiyorsanız Tokyo’da Türk restoranları var. Fakat bence denenmesinde fayda var. Yandaki yemeği yediğinizde vücüdunuz proteinden dolayı ateşleniyor. O kadar etkili.

 

Tsukiji halinin yanında yine butik marketler bulunmakta bunlarda her türlü ev aleti bulmak mümkün. Bıçakları meşur buranın fakat buna göre de fiyatı var.